| |
|
|
|
| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
MeDiNe YARDIMCI YÖNETİCİ


Kayıt: 21 May 2008 Mesajlar: 8735 Konum: istanbul Durum: Çevrimdışı
Level : 62
|
Tarih: Pzr Oca 08, 2012 11:39 pm Mesaj konusu: Omurgasız Tasavvuf |
|
|
OMURGASIZ TASAVVUF”
Subhan Allah’a, ayetleri sayısınca hamd;
Resulullah Efendimize, Ehl-i Beyt’e ve Sahabe-i Kiram’a, kelimeler adedince salât ve selâm…
Merhaba Dostlar;
Hadis-i şeriflerde geçen ahir zaman fitnelerini hatırlarsınız…
Fitne demek, en basit ifadesiyle “kafa karışıklığı” ve “güvensiz ortam” demektir. Gerçekten de günümüzdeki durum tam da bunu gösteriyor. Hemen her konuda zihinler de kalpler de karmakarışık…
Köklerimizden uzaklaştıkça ruh nehirlerimiz de bulandı, akıl mecralarımızda.
Et ile tırnak gibi olan Fıkıh ve Tasavvuf ilişkisi bile, bu zihinsel kirlenmeden nasibini almış. Peki, bu nasıl olmuş?...
Biz öz değerlerimize bigane kalınca, başkaları bizim tarlamızı sürmüş; bizim ilimlerimizi öğrenmiş ve aramıza fitnelerini salmış.
Kimi, tasavvufu, insanlığın neredeyse ortak mirası olan “mistisizm” ile bağdaştırmış; kimi, tasavvufun İslam’a özgü bir şey olduğunu kabul etmiş ama bu defa da onu felsefi bir akım olarak takdim etmiş. Çoğu defa da İbn Arabi Hazretleri ve Hz. Mevlana örneklerinde olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’den ve Sünnet-i Seniyye’den bağımsız, şahsi/indi manevi tecrübeler olarak anlamak istemiştir.
Buradan yola çıkan nice Batılı-Hırisyiyan (!) ve yerli Müslüman (!) da kendi zevkine/hevasına göre bir tasavvuf “anlayışı” devşirmiş; yeni yetişen nesillere de “işte tasavvuf budur” demişlerdir.
Tasavvuf bu olunca yani, ihsan ve ihlassız bir öz, fıkıhsız ve zahirsiz/Şeriatsız bir kabuk olunca, tasavvuf da artık anlaşılmaz bir masal alemi haline gelmiş. Bir hayal ve melankoli alemi…
Biraz Esma zikri, biraz meditasyon-düşünce karışımı bir melankoli, üstüne de bir güleryüz ve nezaket eklediniz mi, oldu size tasavvuf (!)…
Üstelik, tasavvuf “iyi” fakat tasavvufun müesseseleşmiş hali olan ve onun asıl temsilcisi, uygulayıcısı olan tarikat “kötü” (!)… Mesela, Seyyid Abdulkadir Geylani “iyi” ama -haşa- Kadiri Tarikatı “kötü”.
Nasıl ucube bir çelişki değil mi?
(Sevgili dostlar, ifadelerimi mazur görünüz, meseleyi olanca açıklığıyla sunmaya çalışırken, maalesef amiyane tabirler kullanmak zorunda kalıyorum.)
Gelelim işin aslına, Sahabe-i Kiram ve onların talebeleri (Selef-i Salihin), Fıkıh ilmini ikiye ayırıyorlardı; “Fıkh-ı Batın” ve “Fıkh-ı Zahir”. Bugün Fıkıh denilince anlaşılan alana, onlar, Fakh-ı Zahir diyorlardı ki bugünkü tabirle bu “Şeriat Hukuku”dur ve İslam’ın orta dönemlerinde bu halini almıştır.
Oysa Fıkh-ı Batın’dan kasıt, Selef’in asıl önem verdiği zühd/kalb ilmi idi. Meselâ, namazın huşu ve ihlasla, riyadan uzak bir şekilde kılınması bir batınî/kalbi farzdır ve önemi zâhirî farzlardan daha az değildir. Çünkü, “Namaz her türlü kötülükten alı koyar” (Ankebût, 29/45) ayetinin sırrının tecelli etmesi, namazın zahirî farzlardan başka, batınî farzlarının da yerine getirilmesine bağlıdır. Nitekim, “Namazlarını huşu ile kılan mü'minler kurtuluşa erdi.” (Mü'minûn, 23/1-2) ayeti buna işaret etmektedir.
Tabiin’in imamlarından Hasan-ı Basrî kuddise sırruhu (110/729) şöyle der: “İlim ikidir. Biri kalptedir, işte bu faydalı ilimdir. Biri lisan üzerindedir. Bu ademoğluna karşı Allah'ın hüccetidir.” Bu taksimat, Ebu Yezid el-Bistamî'de şu şekli alacaktır: “İlim ikidir. Zahir ilim, batın ilim. Zahir ilim, Allah'ın mahlukatı üzerindeki (aleyhindeki) hüccetidir. Batın ilim ise işte, o faydalı ilimdir.”
Muhasibî (243/867) ise şu görüşü beyan ediyor: “Allah'tan kork ve fetvaları bilmekle ilim iddiasında bulunma. Çünkü ilim, ancak ilim billahtır (Allah’ı bilmektir).”
Sonuç olarak, “Mükelleflerin fiillerine terettüp eden hükümleri konu edinen fıkıh ilmi iki bölüme ayrılır: 1. Bu fiillerin zahirî yönlerine ait hükümleri konu edinen ve fıkıh denilince kastedilen; tasavvuf ehlinin ise zahirî fıkıh dedikleri ilim,
2. Bu fiillerin içe, kalbe yansıyan yönlerini konu edinen ve tasavvuf ehlinin batınî/kalbî fıkıh dedikleri ilim.” (Abdülhakim Yüce; “Bir Bilim Olarak Tasavvuf”, Yeni Ümit, Sayı. 50, 2000.)
Sevgili dostlar, sizleri bir miktar yorsam da bu ayrıntıya girmemizin sebebi, tasavvuf ile fıkhın, nasıl et ile tırnak gibi olduğunu ortaya çıkarmaktı. Yukarıdaki ifadeler de gösteriyor ki asıl üzerinde titizlikle durulması gereken şey, kitabi bir ilim olarak İslam veya Fıkıh değil; bunu öğrendikten sonra hayata tatbik etmek demek olan manevi ilimdir. İslam’da asıl olan sadece bilmek değil; bildiğini uygulamaktır. İşte, bu uygulama da İslam’ın adeta ruhu olan tasavvuf ilmi sayesinde mümkündür.
Mesela, fıkıh “zekat vermelisin” der “ama zekatını hesaplarken, vicdanına danış, nefsinin hevasını ve şeytanın vesveselerini de şöyle savuştur” diye tariflerde bulunmaz. Yine, Fıkıh der ki “ihlas ve huşu ile namaz kıl” fakat bu ihlas nasıl elde edilir, huşu hissini nasıl tanıyabiliriz? Bunların ayrıntılarına girmez. Bu gibi konuları tasavvuf ilmine havale eder, ona bırakır.
Şimdi, konumuzu bağlamak için düşünelim dostlar; vücudumuz kemikler olmadan, nasıl bir kas ve et yığını haline geliyorsa; fıkıh olmadan tasavvuf da öyle iskeletsiz bir et yığını haline gelecektir. Yani, sözün kısası, tasavvufsuz bir fıkıh düşünülemeyeceği gibi fıkıhsız, “omurgasız” bir tasavvuf da düşünülemez.
SÜLEYMAN KARAKAŞ _________________
"Keşke anlatabilsem..
Bir tebessümün nelere kadir olduğunu." |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|
|
|
|