Başörtüsü Füruattır {Manası?}

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    SEYF-İSLAM FORUM Forum Ana Sayfa -> Tesettür
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
DERYA PARLAK
KIDEMLİ ÜYE
<b>KIDEMLİ ÜYE</b>


Kayıt: 10 Mar 2008
Mesajlar: 774
Konum: karadenız -ıstanbul
Durum: Çevrimdışı

Level : 25
HP: 44 / 1490  
 3%
MP: 711 / 711  
 100%
EXP: 8 / 73  
 10%
MesajTarih: Çrş Ağu 06, 2008 11:51 pm    Mesaj konusu: Başörtüsü Füruattır {Manası?} Alıntıyla Cevap Gönder

[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]

basortusu furuattır anlamı nedır Confused
paylasımlar ıcın Teşekkürler

_________________
[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder AIM Adresi MSN Messenger
SERZAKİR
SİTE KURUCUSU
<b>SİTE KURUCUSU</b>


Kayıt: 08 Şub 2007
Mesajlar: 12938
Konum: İSTANBUL
Durum: Çevrimdışı

Level : 70
HP: 13662 / 27883  
 49%
MP: 0 / 13313  
 0%
EXP: 304 / 587  
 51%
MesajTarih: Prş Ağu 07, 2008 12:15 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Buyur Derya kardeşim...

Füruat, İslami literatürde bir terimdir. Her şeyin bir aslı ve bir de füruatı vardır.

Mesela; iman, inanç, fikir, itikat, dinimizde bir esas, asıl ve rükün ise; muamelat bunlara göre füruattır.

Yani iman ve itikattaki, arıza insanı dinden çıkarır. Ve şekavete götürür, muamelattaki eksiklikler günahkar eder, cennetten uzaklaştırır. İmansız etmez.

Ayrıca namaz, oruç, hac v.s. gibi dinin muameletı amelde; rükün, temel ve esas ise; sünnet ve nafileler onlara göre amelde füruattır.

Farzlar, helal ve haramlar dinin hudutları ve esasları ise; diğer meseleler farz makamında ve değerinde değil; füruattır. Yani elmaslarla, bakırlar ve gümüşlerin mukayesesi gibi….

Ancak füruatın toplumda anlaşılan manası; teferruat ve boş şeyler anlamına geldiğinden; ıstılahtaki Füruat da böyle telakki edilerek yanlış anlaşılabiliyor.

Dolayısıyla bahsettiğiniz o Hoca efendi; ıstılahtaki füruatın manasına göre muamelatta bir tasnif yapmış ve doğru söylemiştir.

Ancak dinleyenler, toplum arasında teferruat manasını anlayarak itiraz ediyorlar.

Bu mesele; füruatı yanlış anlayanların tarz-ı telakkileridir. Dini meseleler toplum arasındaki yanlış anlaşılan tabirlerle değil; islamiyetteki ıstılah ve literatüre göre izah ve tarif edilir.


Selam ve dua ile...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
tarık
AKTİF ÜYE
<b>AKTİF ÜYE</b>


Kayıt: 23 Tem 2007
Mesajlar: 277

Durum: Çevrimdışı

Level : 15
HP: 4 / 488  
 1%
MP: 233 / 233  
 100%
EXP: 20 / 35  
 57%
MesajTarih: Prş Ağu 07, 2008 12:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]



[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]



[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
ReYYaN
VİP ÖZEL ÜYE
<b>VİP ÖZEL ÜYE</b>


Kayıt: 09 Şub 2007
Mesajlar: 12039

Durum: Çevrimdışı

Level : 68
HP: 11389 / 25311  
 45%
MP: 0 / 12085  
 0%
EXP: 517 / 546  
 94%
MesajTarih: Prş Ağu 07, 2008 4:35 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Allah razıolsun kardeşlerim çok güzel paylaşımlar Wink
_________________
[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
hamdenkesira
Misafir





Durum: Çevrimdışı

Level : 378
HP: 51657104 / 51657104  
 100%
MP: 0 / 24568549  
 0%
EXP: 25969 / 247964  
 10%
MesajTarih: Cum Eyl 05, 2008 11:52 am    Mesaj konusu: FÜRÜATTIR DEMEK NEDEMEK RİSALE-İ NUR VE ŞERİATA GÖRESİ Alıntıyla Cevap Gönder

Tesettürde Şer'i Ölçüler



Asrımızda, Avrupa’dan gelen sözde kadın hürri­yet­leri adı altında, gerçekte ise kadını her sahada istismar eden ve âdi bir metadan başka değer ve kıy­met vermeyen bir anla­yış ve bu anlayı­şın tatbikatçıları karşılarında en ev­vel Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve onun Risale-i Nur Külliyatını bulmuşlar­dır.

Bediüzzaman Hazretleri, 1935 senesinde İnkılaplar aleyhinde faali­yetlerde bulunmak gibi suçlamalardan dolayı Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmış ve Tesettür Risalesinden kendisine bir senelik ceza vermişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri, idam planı ile verildiği Eskişehir Ağırceza Mahkemesinde, tesettür-ü nisvanı mü­da­faa ederken şöyle diyor:

«elbette ruy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir diye ba­ğırı­yorum. Bu as­rın sağır kulakları dahi işitsin!..»



TESETTÜRDE ŞER’Î ÖLÇÜLER

İttihad Araştırma Heyeti

ÖNSÖZ

Bindörtyüz sene evvel Arab yarımadasından doğan İslâm güneşi, zaman geçtikçe bü­tün kıt’aları ve milletleri nuruyla ay­dınlatmış ve günümüze kadar gelmiş, kıyamete ka­dar da devam edecektir.

İslâmiyet, gelişiyle beraber, insanların bütün sahalarında sa­adet ve huzurlu yaşayışla­rını esas almış ve bu hususlarda ge­rekli hükümler vaz’ etmiştir.

Müslümanlar bu hükümleri en evvel Allah’ın (C.C.) ve onun yüce Peygamberinin (A.S.M.) emri olduğu için, ibadet kasdıyla ellerinden geldiği kadar tatbik etmişler ve bu uğurda her şeyle­rini ortaya koymuşlardır.

İşte bu hükümlerden birisi de örtünmekle alâkalı hükümler­dir.

Bindörtyüz sene zarfında İslâm ekseriyetle hakimiyetini ko­rumuştur.

Bazı zamanlarda siyasi sahalarda ve hakimiyet devrelerinde inkıta’ olmuşsa da tesettür emrinin tatbikatında herhangi bir maniayla karşılaşmamıştır.

Tâ ki, asrımızın başlarında Avrupadan yayılan İslâm aley­tarlığı zaman içinde memle­ketimizde Avrupa meftunu bazı yazar ve siyasetçileri de etkilemiş ve tesettür aley­hinde bir hava yayılmıştır.

Tesettürün yasaklandığına dair bir kanun çıkarılmamasına rağmen bazı lastikli kanunların şümulüne sokulmaya çalışılarak müthiş bir kampanya başlatılmış­tır.

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, aslını Osmanlıların son devrelerinde Avrupadan gelen ve içimizde ma’kes bulan fikirlere cevap mahiyetinde Tesettür Risalesi yazmış ve bilahare 1934 yılında bu risalesini genişleterek neşretmiştir. Bunun üzerine 1935 yılında Eskişehir Mahkemesinde suçlandığı maddelerden birini de bu Risalenin neşri teşkil etmiştir.

Günümüzde ise, tesettür aleytarlığı had safhaya vardırılmaya çalışılmaktadır. Bir taraf­tan devlet kuvvetleriyle mani olmaya çabalanırken bir taraftanda da kandırılan bazı din adam­ları vası­tasıyla müslümanların zihinlerine şüphe tohumları atmaya çalı­şılmaktadır.

İttihad Yayınevi olarak bu hususta nazil olan ayetleri ve hadis-i şerifleri ve bu ayet ve ha­disleri tefsir eden ve bütün üm­met tarafından itimad edilen muteber kitabların ve âlimlerin gö­rüşlerini aldık. Tâ ki, bu hususlarda inancı gereği tesettüre riayet eden kardeşlerimizin te­reddüdü olmasın ve mücadelelerinden taviz vermesinler.
Gayret bizden tevfik Allah’dan (C.C.)

GİRİŞ

Tesettür, yani örtünme ve elbise gi­yinmek; setr-i av­ret, so­ğuk ve sıcaktan ko­runma ve tezeyyün gibi hik­metlere münha­sır değildir. Düşünülecek olursa, bazı hay­vanlara, bil­hassa kuşlara, gayet güzel tüy­lerle giy­di­rilen fıtrî elbise­lerden daha güzel fıtrî elbi­seyi Allah in­sanlara giydirebile­ceği halde, insanın dünyada sun’î el­biseye muh­taç bırakıl­masının elbette hikmetleri var­dır.

Evet «Cenab-ı Hak, insandan başka ziruh mahlu­ka­tına fıtrî birer libas giydir­diği gibi; meydan-ı haşirde sun’î libas­lar­dan üryan olarak fakat fıtrî bir libas giy­dirmesi, ism-i Hakîm muktezasıdır. Dün­yada sun’i liba­sın hikmeti, yal­nız so­ğuk ve sıcaktan muhafaza ve zinet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hik­meti, insanın sair nevi­lerdeki tasar­ruf ve münasebe­tine ve ku­mandanlı­ğına işaret eden bir fihriste ve bir liste hük­mün­dedir. Yoksa kolay ve ucuz, fıtrî bir li­bas giydi­re­bilirdi. Çünki bu hikmet ol­mazsa; muhtelif pa­çav­raları vü­cuduna sa­rıp gi­yen insan, şuurlu hayvana­tın naza­rında ve onlara nisbe­ten bir mas­kara olur, ma­nen onları güldürür. Meydan-ı ha­şirde, o hikmet ve münase­bet yok. O liste de ol­maması lâzım gelir.» (Mektubat sh: 384)

Mezkûr hikmet, yalnız elbiseye inhi­sar etmeyip insa­nın ca­mi’ fıtratıyla her şeye muhtaç yaratıldığına ve her şey insa­nın ihti­yacatına hizmet etmekle insanın Hi­la­fet-i Arziyeye sa­hib kılındığına ve böylece insanın en mükem­mel mahluk ola­rak ah­sen-i takvime çıkarıldı­ğına da işaret eder.

(S.B.M.) 2048. hadisi, insanların ha­şirde sun’i elbi­se­siz ola­rak diriltileceğini bildi­rir.

ASRIMIZDA TESETTÜR

Asrımızda, Avrupa’dan gelen sözde kadın hürri­yet­leri adı altında, gerçekte ise kadını her sahada istismar eden ve âdi bir metadan başka değer ve kıy­met vermeyen bir anla­yış ve bu anlayı­şın tatbikatçıları karşılarında en ev­vel Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve onun Risale-i Nur Külliyatını bulmuşlar­dır.

Aslını daha önce yazan ve 1934’te ilaveler ve düzenlemelerle Tesettür Risalesini yeniden te’lif eden ve neşre­den Bediüzzaman Hazretleri, 1935 senesinde İnkılaplar aleyhinde faali­yetlerde bulunmak gibi suçlamalardan dolayı Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmış ve diğer suçlamalar­dan ceza veril­mezken Tesettür Risalesinden kendisine bir senelik ceza vermişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri, idam planı ile verildiği Eskişehir Ağırceza Mahkemesinde, tesettür-ü nisvanı mü­da­faa ederken şöyle diyor:

«İşte ben de adliyenin mahkemesine de­rim ki: Binüçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon müslü­manların hayat-ı içti­maiyesinde kudsi ve hakiki bir düs­tur-u İlahîyi üçyüzelli bin tefsirin tasdik­lerine ve itti­fakla­rına istinaden ve bi­nüçyüz se­nede geçmiş ecda­dımızın iti­kad­larına iktidaen tefsir eden bir adamı mah­kûm eden haksız bir kararı, elbette ruy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir diye ba­ğırı­yorum. Bu as­rın sağır kulakları dahi işitsin!..» (Şualar sh: 448)

Yine müdafaanın bir kısmında da şöyle der:

«Bin seneden beri çarşaf altında bulunan mu­had­de­rat-ı İslâmiye şimdi de çarşaf­larını mu­hafaza ediyor­lar.» (Osmanlıca Lem'alar sh: 586)

Tesettür aleyhinde böyle acib tahak­kümü yapan mü­te­hakkimler, ve milli tereddiye dehşetli bir şekilde kapı açtılar. Çünkü aile müessesesinin korunmasında ve aile efradı ara­sında nesebî ve fıtrî olan manevi bağla­rın; hürmet, merhamet gibi hislerin ve ah­lâkî değerle­rin tahak­kuk etmesinde teset­türün rolü büyüktür. Tesettürsüz ve müb­tezel ailelerde, mezkûr fıtrî bağlar ve ma­nevi değer­ler gelişmez.

Eğer bu değerler, yaşanan dinî ha­yatla geliştikten sonra, asrîliğe özenip te­settür terk edilirse, kazanılan manevi ha­yat büyük ölçüde zedelenir. Böylelerin ha­yat anlayışı gi­derek yalnız dünyevi men­faat ve lezzetler öl­çüsü içinde darlaşır ve maddileşir. İnsanlığın yüksek şahsi­yeti tersine döner, tereddi eder.

Yıllar sonra aynı anlayışın tatbikatçıları tesettür mese­lesinden dolayı müslüman kitleyi baskı altında tut­tuklarını esefle görmekteyiz. Şimdi bu risaleyi burada neşrediyoruz.

TESETTÜR RİSALESİ’NDEN


بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُل لِّأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاء الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِن جَلَابِيبِهِنَّ

(Ahzâb Sûresi, 33:59.)

ilâ âhir… âyeti, te­settürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’anın bu hük­müne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “bir esarettir” diyor.

Elcevab: Kur’an-ı Hakîm’in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delalet eden çok hikmetlerin­den, yalnız “dört hikmet”ini beyan ede­riz.

Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıt­ratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten zaif ve nazik ol­duklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavru­larını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdir­mek ve nefret ettir­memek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadın­ların on adetten altı yedisi, ya ihti­yardır, ya çir­kindir ki; ihti­yarlı­ğını ve çir­kinliğini herkese göstermek is­temez­ler. Ya kıskanç­tır; kendinden daha gü­zel­lere nisbeten çirkin düşme­mek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar, ta­ar­ruza maruz kalmamak ve kocası naza­rında hiyanetle müt­tehem ol­mamak için, fıtraten tesettür ister­ler. Hatta dikkat edilse, en ziyade kendini saklıyan ihti­yarlardır. Ve on adet­ten ancak iki üç ta­nesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malumdur ki; insan sevme­diği ve istiskal ettiği adamla­rın nazarın­dan sıkı­lır, müteessir olur. Elbette açık sa­çıklık kıya­fetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoş­landığı namah­rem erkek­lerden onda iki üçü varsa, yedi sekizin­den istiskal eder. Hem tefahhuş ve te­fes­süh et­miyen bir güzel kadın, nazik ve seri-üt te­essür oldu­ğun­dan, mad­deten te’siri tecrübe edilen belki semlendi­ren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta işi­tiyoruz; açık sa­çık­lık yeri olan Avrupa’da çok kadın­lar, bu dikkat-i na­zardan sıkı­la­rak, “bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkı­yorlar” diye polislere şekva ediyorlar. Demek me­deni­yetin ref-i tesettürü, hilaf-i fıtrattır. Kur’an’ın teset­tür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıy­met­dar birer re­fika-i ebediye olabilen kadınları, te­set­tür ile su­kuttan, zilletten ve manevi esaretten ve sefaletten kurta­rıyor.

Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtra­ten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten te­set­türü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zah­met ile çek­mekle beraber, hami­siz bir veledin terbi­ye­siyle sekiz do­kuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belasını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki ol­du­ğundan, cidden şiddetle namahrem­lerden fıt­ratı korkar ve cibilliyeti sakın­mak ister. Ve tesettür ile namahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne mey­dan ver­memek, zaif hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal­’ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payi­taht-ı hükümette, çarşı içinde, gündüzde, aha­linin gözleri önünde, gayet adi bir kun­dura boyacısı, dünyaca rütbeten bü­yük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sar­kıntılık etmesi, tesettür aley­hinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuru­yor!..

İkinci Hikmet: Kadın ve erkek orta­sında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, mu­habbet ve alâka; yalnız dünyevi ha­ya­tın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, ko­ca­sına yalnız hayat-ı dünyevi­yeye mahsus bir re­fika-i ha­yat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir re­fika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi ko­ca­sına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocası­nın naza­rından gayrı başkasının nazarını kendi me­hasinine celbetmemek ve onu darılt­mamak ve kıs­kandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan ko­cası, sırr-ı imana bi­naen onun ile alâkası hayat-ı dün­yevi­yeye münhasır ve yalnız hayvanî ve gü­zellik vak­tine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat nokta­sında esaslı ve ciddi bir mu­habbetle, bir hürmetle alâkadardır.

Hem yalnız gençliğinde ve güzellik za­manında değil, belki ihtiyarlık ve çirkin­lik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve mu­habbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi me­hasinini onun nazarına tah­sis ve muhabbetini ona hasretmesi muk­teza-yı insaniyettir. Yoksa pek az ka­za­nır, fakat pek çok kaybeder.

Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine mü­na­sib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mü­himmi diyanet nok­tasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; ka­dı­nının di­ya­netine bakıp taklid eder, refi­kasını hayat-ı ebedi­yede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o ka­dın ki; kocasının diyanetine ba­kıp “ebedî arkadaşımı kaybet­mi­yeyim” diye tak­vaya girer.

Veyl o erkeğe ki; saliha kadınını ebedî kaybetti­re­cek olan sefahete girer. Ne bed­bahttır o kadın ki; müt­taki koca­sını taklid etmez, o mübarek ebedî arkada­şını kaybeder.

Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; bir­birinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..

Üçüncü Hikmet: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir em­niyet-i mütekabile ve samimi bir hür­met ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık, o emni­yeti bozar, o mütekabil hür­met ve mu­habbeti de kırar.

Çünki açık saçıklık kılığına giren on ka­dından an­cak bir tanesi bulunur ki, ko­ca­sından daha güzeli gör­mediğin­den, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, koca­sından dahi iyisini görür. Ve yirmi adam­dan ancak bir ta­nesi, ka­rı­sından daha gü­zelini görmü­yor. O va­kit o samimi muhabbet ve hürmet-i mü­tekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve ga­yet alçakça bir his uyandırmaya se­bebiyet ve­rebilir. Şöyleki:

İnsan, hemşire misillü mahremlerine karşı fıtra­ten şe­hevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sima­ları, kara­bet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve mu­habbet-i meşru­ayı ih­sas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat ba­caklar gibi şer­’an mahremlere de gös­ter­mesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırak­mak, süflî nefis­lere göre gayet çir­kin bir hissin uyan­ma­sına sebe­biyet ve­rebilir. Çünki mahremin si­ması mah­remiyetten haber verir ve namahreme benzemez. Fakat meselâ açık ba­cak, mahremin gayriyle müsavidir. Mahremiyeti ha­ber vere­cek bir alâmet-i farikası olmadı­ğın­dan, hayvanî bir na­zar-ı hevesi, bir kısım süflî mah­remlerde uyan­dırmak mümkün­dür. Böyle nazar ise, tüy­leri ür­pertecek bir sukut-u in­sa­niyettir!..

Dördüncü Hikmet: Malumdur ki; kesret-i nesil her­kesce matlubdur. Hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kes­ret-i te­nasüle taraftar olmasın. Hatta Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمُ اْلاُمَمَ "İzdivaç ediniz; çoğalı­nız. Ben kıya­mette, sizin kesretinizle if­tihar edeceğim." (*)
Halbuki tesettürün ref’i, izdivacı teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu is­ter. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını iste­me­diğin­den bekâr kalır. Belki de fuhuşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece ko­casını inhisar altına alamaz. Çünki ka­dı­nın -aile hayatında müdür-ü dahilî ol­mak haysi­yetiyle ko­casının bütün ma­lına, evla­dına ve her­şe­yine muha­faza me­’muru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sada­katı kı­rar; kocası naza­rında em­niyeti kaybeder, ona vicdan azabı çekti­rir. Hatta er­kek­lerde iki güzel haslet olan ce­saret ve se­havet kadınlarda bu­lunsa, bu emniyete ve sada­kata zarar ol­duğu için, ahlâk-ı seyyi­edendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazi­fesi, ona hazine­darlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmet­tir. Onun için, o erkek inhi­sar altına alınmaz. Başka kadınları da nikah ede­bilir. Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünki orada dü­ello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisi­nin karısına pis na­zarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar.

Hem memalik-i baride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi barid ve ca­middirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt’ası, ona nisbeten mema­lik-i harredir. Malumdur ki; muhitin, in­sanın ahlâkı üzerinde te’siri vardır. O barid mem­lekette, so­ğuk insanlarda he­vesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve işti­hayı açmak için açık saçıklık, belki çok su-i is­timalata ve israfata medar ol­maz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i har­redeki insanların hevesat-ı nefsa­niyesini müte­madiyen tehyic ede­cek açık saçıklık, elbette çok su-i istima­lata ve israfata ve neslin za’fiyetine ve sukut-u kuvvete se­bebdir.
Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtr­îye mu­kabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zan­neder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi arı­zalar mü­nasebetiyle kadından tecennüb etmeye mec­bur ol­du­ğundan, nefsine mağlub ise fuhşi­yata da mey­le­der. Şehirliler; köylülere, be­devi­lere bakıp tesettürü kaldıramaz.
Çünki köylerde, bedevi­lerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yo­rulmak müna­sebetiyle, hem şehirli­lere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden ma­sume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nef­sani­yeyi tehyice me­dar ola­madığı gibi, ser­seri ve işsiz adamlar az bu­lundu­ğundan, şehirdeki mefasidin onda biri onlarda bulun­maz. Öyle ise onlara kıyas edil­mez.» (Lem'alar sh: 195-199)

(*) (el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:269, no: 3366; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1021.)

«Elhasıl; nasılki kadınlar kahraman­lıkta, ihlasta, şef­kat itibariyle erkeklere ben­zemedikleri gibi, erkekler de o kah­ra­manlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de; o masum hanımlar dahi, sefahette hiç bir vecihle erkek­lere yetişemez­ler. Onun için fıtratlarıyla ve zayıf hilkat­le­riyle namahrem­lerden şiddetli korkarlar ve çarşaf al­tında saklan­mağa kendile­rini mecbur bilirler.» (Lem'alar sh: 202)

Hem «Kur’an merhameten, kadınla­rın hür­me­tini muhafaza için, haya per­desini takmasını emre­der. Ta hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat ma­den­leri zil­let çek­mesinler. Âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir me­ta’ hükmüne geçme­sinler. Medeniyet ise, kadınları yu­va­la­rından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baş­tan çı­karmıştır. Halbuki aile ha­yatı, kadın-erkek ma­bey­ninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki açık-saçıklık, samimi hürmet ve muhab­beti izale edip ailevi hayatı zehir­lemiştir.

Hususan suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha sebebiyet ver­diği şununla anlaşılır: Nasılki mer­hume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine na­zar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de: Ölmüş kadın­ların suretle­rine veyahut sağ kadın­ların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine he­vesperve­rane bakmak, derinden de­rine hissi­yat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.» (Sözler sh: 410)

Aile hayatında kavvam olan -yani aileyi her hu­susta iyi idare etmekle görevli- erkek, ailesini günah ve kötü­lüklerden korumada gayet hassas ve gayretli ol­ma­lıdır. Günün umumileşen moda ve fantaziyeleriyle ya­ban­cı­lara görünme pek çok ailelerde adeta bir şeref sayı­lıyor. Bu hale karşı vicdanen ra­hatsız olmayan bir erke­ğin vasfı riva­yet­lerde “deyyus” tabiriyle tavsif edi­lir. (Bak: Ahmed İbn-i Hanbel, 2/69, 128)

Bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyurulur: «Allah la­net etsin, kadınlardan er­kek kı­lığına, erkekler­den kadın kıyafetine gi­rene.» (R.E. 347) Keza kadın elbi­sesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına Peygamber (A.S.M.) lanet etmiştir. (Ebu Davud, Libas:28 ve Ahmed İbn-i Hanbel 2/225)

İSLÂM CEMİYETİNDE KADINLARIN AÇILMASININ NETİCELERİ

Kadında haya hissiyle ko­runan namus mefhumu, bir ci­hette şöyle ifade edilebi­lir:

Kadın vücudunda erkeklerin hissiya­tına hoş gelen bü­tün uzuv ve cesedinin şer’î ölçüde ve haya hissinin neti­cesi olarak ör­tünmesiyle, erkeklerin kadına karşı olan hissî alâkasının uyandırılmamasıdır.
Binaenaleyh, kadının bil’ih­tiyar şer’î ölçüde örtmediği uzvu ile er­ke­ğin hissî alâka­sını çektiği nisbette, namus mefhumu da o nis­bette kadında gerilemiş olur ki, bunun ileri dere­ce­sine Kur’an lisanında te­berrüc denir. (Ahzab Suresi 33:33) Osmanlıcada te­keşşüf ve tebezzül gibi kelimeler de aynı manayı ifade eder.
Bu hal de­vam ettikçe alışkan­lık ne­ti­cesinde haya hissini kaybede­rek, kadınlarda açılma umumi bir âdet halini alır ve cemi­yette de milli ahlâk zedelenir. Milli ahlâkın bo­zulduğu bir cemi­yette her türlü kötülük yayılır. Git gide anarşizme inkılab eder.

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:

«Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oy­nayan taife-i nisaiye ve onların fitnesi olduğu, ha­disin rivayet­lerinden anlaşılıyor.
Evet nasıl ki tarihlerde eski za­man­larda “Amazonlar” namında ga­yet silahşör kadın­lar­dan mürekkeb bir taife-i askeriye olarak hârika harb­ler yap­tık­ları naklediliyor.
Aynen öyle de: Bu za­manda zen­deka dalaleti, İslâmiyete karşı muharebe­sinde nefs-i emmarenin planiyle, şeytan kumanda­sına veri­len fırka­lardan en dehşetlisi, yarım çıplak hanımlardır ki; açık baca­ğıyla, dehşetli bı­çaklarla ehl-i imana ta­arruz edip saldırıyorlar. Nikah yolunu kapa­mağa, fuhuşhane yo­lunu geniş­let­tirmeğe çalışa­rak, çokların nefislerini bir­den esir edip, kalb ve ruhlarını ke­bair ile yaralıyor­lar. Belki o kalblerden bir kısmını öldü­rüyorlar.
Bir kaç sene na­mahrem hevesatına göstermenin tam cezası ola­rak; o bıçaklı bacaklar Cehennem’in odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada em­niyet ve sadakatı kay­bettiği için, hilka­ten çok istediği ve fıtraten çok muhtaç ol­duğu münasib kocayı daha bulamaz. Bulsa da başına bela bulur. Hatta bu halin neticesi ola­rak, o âhirza­manda, bazı yerlerde nikaha rağbetsizlik ve ri­ayetsizlik yü­zünden, kırk kadına bir erkek neza­ret edecek derecede ehemmi­yetsiz, sahipsiz, kıymetsiz bir surete gi­re­ceği, hadisin riva­yetinden anlaşılıyor.» (Gençlik Rehberi sh: 23)

«Rivayette var ki, “fitne-i âhirzaman o kadar deh­şetlidir ki, kimse nefsine hâ­kim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr-i Peygamberîyle bütün ümmet o fitne­den istiaze etmiş, azab-ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَالِ وَ مِنْ فِتْنَةِ آخِرِ الزَّمَانِ (*) vird-i ümmet olmuş.

Allahu a’lem bissavab, bunun bir te’vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendine çe­ker, meftun eder. İnsanlar ihti­yar­larıyla, belki zevkle irtikab ederler. Meselâ: Rusya’da ha­mamlarda kadın-erkek beraber çıplak gi­rerler ve kadın kendi güzelliklerini göster­meğe fıtraten çok meyyal olma­sın­dan seve seve o fitneye atılır, baş­tan çıkar. Ve fıtra­ten cemal­pe­rest erkekler dahi nefsine mağlub olup, o ateşe sar­hoşane bir sürur ile dü­şer, ya­nar. İşte dans ve tiyatro gibi o za­manın lehviyatları ve kebairleri ve bid’a­ları, bi­rer cazibedarlık ile, pervane gibi nefispe­restleri etra­fına toplar, sersem eder. Yoksa cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, gü­nah dahi ol­maz.» (Şualar 584)

(*) Buhari, Daavât: 37, 39, 44, 45, 46, Ezan: 149, Cenâiz: 88, Fiten: 26; Müslim, Mesâcid: 127, 128, 130-134; Müsned, 6:139.
Bir şeyin alâmetlerini, eserlerini gideren ve ibran­îce mü­barek mânâsında olan Mesih kelimesi, müsbet mânâda Hazret-i İsâ’ya (a.s.) «Mesih İsâ» denir. (bk. Kur’ân: Al-i İmran Suresi 3:45) Menfî mânâda ise, İslâm deccalı olan Süfyan’a denir

«Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama “Mesih” namı verildiği gibi her iki deccala dahi “Mesih” namı verilmiş ve bütün rivayetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve te’vili nedir?

Elcevap: Allahu a’lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat‑ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de, büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hük­müyle şeri­at‑ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak anarşist­liğe ve Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder.

Ve İslâm Deccalı olan “Süfyan” dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desisele­riyle kaldırma­ya çalışarak, hayat-ı beşe­riyenin maddî ve mâ­nevî rabıtalarını bozarak, serkeş ve sar­hoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve mer­hamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine ba­taklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdat­tan başka zapt altına alınamaz.» (Şualar sh: 593)

Resul-i Ekrem (A.S.M.) «Nakl-i sahih-i kat’i ile fer­man etmiş ki:

اِذَا مَشَوُا المُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ رَدَّ اللّهُ بَأْسَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلَى خِيَارِهِمْ

deyip “Ne vakit size Fars ve Rum kızları hiz­met etti; o vakit belanız, fitne­niz içinize gire­cek, harbiniz dahilî ola­cak, şerirleriniz başa ge­çip, ha­yırlılar ve iyi­le­ri­nize musallat olacaklar!” haber vermiş. Otuz sene sonra, haber verdiği gibi çıkmış.» (Mektubat sh: 107) (Tirmizî (tahkik: Ahmed Şâkir), no. 2262)

Ayet ve hadisler, umum zamanlara bakan ders ve ikaz­ları verirler.

Bu rivayette dikkat çekilen, kadın - erkek ihtilâtı yani beraberce aynı mahallerde arayı ayırmadan bulunmanın fecî neticeleri gösterilmiş oluyor. Asrımızda ise, bu durum en dehşetli şekliyle tahrik olunmuş ve milleti istila etmesine kapılar açılmıştır.

Müslüman ailelerin bu afetten uzak durma gayretinde olmaları zarurîdir.

Evet, bilhassa âhirzaman fitnesinde kadınların cemi­yete çıkıp, erkekler arasında karışık bulunmalarının mahzur­larını anlatan Bediüzzaman Hazretleri bir eserinde veciz bir ifa­deyle şöyle der:

«Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri

yoldan çıkarmış; yuvalarına dönmeli (Haşiye)

اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ { اِذًا ترَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ

Mimsiz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalardan uçur­muş, hür­metleri de kırmış, mebzul metâı yap­mış. Şer’-i İslâm on­ları

Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, ra­hatları evlerde, hayatı âilede. Temizlik ziynetleri.

Haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemâli ismet, hüsn‑ü kemâli şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbab-ı ifsat, demir se­bat ka­rarı

Lâzımdır, tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı gir­dikçe, riyâ ile rekabet, haset ile hodgâm­lık depretir damar­ları.

Yatmış olan hevesat birden bire uyanır. Taife-i ni­sâda ser­bestî inkişafı, sebep olmuş beşerde ah­lâk-ı seyyienin bir­den bire inkişafı.

Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu suret­ler denilen küçük cenazelerin, mütebessim mey­yitlerin rolleri pek az­îmdir. Hem müthiştir tesi­ri. (Haşiye-2)

Memnu heykel, suretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mü­te­cessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habis ervahları.» (Sözler sh: 727)

(Haşiye-1) Tesettür Risalesinin esasıdır. Yirmi sene sonra müellifinin mahkûmiyetine sebep gösteren bir mahkeme, kendini ve hâkimlerini ebedî mahkûm ve mahcup eyle­miş.(Haşiye-2) Nasıl meyyite bir karıya nefsanî nazarla bak­mak nefsin dehşetle alçaklığını gösterir. Öyle de, rah­mete muhtaç bir biçare meyyitenin güzel tasvirine müş­tehiyâne bir nazarla bakmak, ruhun hissiyât-ı ulviyesi­ni söndürür.(Bediüzzaman)

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulu­yor:

Resulullah (A.S.M.): “Benden sonra er­keklere ka­dınlardan daha zararlı bir fitne, bir imtihan vesilesi bırakmadım.” (S.M. ci:8 sh:227 hadis:97 ve 98,99. hadisler de aynı manada olup, İ.M. 36.kitab-ül fiten 19.babı da kadın fitnesi hakkındadır.)

«Nitekim “Kadınlar şey­tanın ağlarıdır” denil­miştir. Şeytanlar (ifsad cereyanları) başka tarik ile aldata­madıkla­rını, en ziyade kadınla aldatır.” (K.H. 2802) » (Elmalılı Tefsiri sh: 1471)

Kur’ân ve hadîs lisanında “şeytan” kelimesinden, ma­kamına göre, münafıkâne ifsad eden insî şeytan ve müna­fıklar dahi kasdedilir.

Ezcümle bir tefsirde (Kur’ân, Bakara suresi 14.) âye­tinde geçen “şeyatînihim” ifadesi açıklanırken deniliyor ki:

«Bu âyette insan şeytanları olduğunda müfessirînin ihtilafı görülmüyor.» (Elmalılı Tefsiri sh: 238) Yani müfes­sir­ler ittifak etmişlerdir.

Bir başka rivayette de şu ifadeler var:

«Hazret-i Peygamber (A.S.M.) Ebuzer'e (R.A.): ‘İns ve cin şeytanlarından taavvüz ettin mi? (Allah’a sığınmak duasını okudun mu?) buyurmuştu. Ebuzer: İnsin de şey­tanları var mıdır? dedim.

– Evet onlar cin şeytanlarından daha şerlidir.» (Elmalılı Tefsiri sh: 2029) buyurdu.

Bediüzzaman Hazretleri böyle şerirlere atfen Yahudî kız ve kadınlarının sefahet-i beşeriyede ve bilhassa âhir­zaman fitnesinde oynadıkları rolü kanun-u küllîsiyle ifade eden şu âyeti nazara verir:

« يُذَبِّحُونَ اَبْنَاءَ كُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَ كُمْ (Bakara Sûresi, 2:49.) Benî İs­rail’in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun za­manında yapılan bir ha­dise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memle­ketlerde her asırda maruz olduğu müteaddit katli­amları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihâ­nede oynadıkları rolü ifade eder.» (Sözler sh: 402)

Bir hadis mealinde de şöyle buyuruluyor:

«İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki: Onların endişeleri mideleri olacak, şeref­leri de meta-ı dünya olacak ve kıbleleri de kadınları olacak ve dinleri de dir­hem ve dinarları (paraları) olacak. Bunlar mahluka­tın en şerlile­ridir ve Allah katında onların hiç nasibleri yok­tur.» (Keşf-ül Hafa hadis: 3270) (Ramuz-ül Ehadîs sh: 504)

Âhirzaman fitnesinde bozulan in­sanların garib halle­rini haber verip ikaz eden bir rivayet de şöyledir:

«Sizden sonra öyle insanlar gelecek ki,

türlü ve zevkli yemekler yiye­cek,
renkli ve rahat binitlere bine­cek,
rengârenk ve güzel kadınlarla evlenecek,
kat kat ve ne­fis ku­maşlar giyecektir.
Onların bir mideleri var ki az ile doymaz, onların bir istekleri var ki çoğa da kanaat et­mez. dünyaya bağlanmışlar, Akşam-sabah düşün­dükleri ve tap­tık­ları dünyalıktır. Onu, Allahü Teâla’nın dışında ilâh ve Rablerinden başka rab kabul ederler. Bütün çaba­ları dünya içindir.

Yalnız hevâ ve hevesle­ri­nin peşinde koşar­lar. Abdullah’ın oğlu Muhammed’in kat’î sözü şudur ki; si­zin veya onların peşin­den, siz­den sonra veya onlar­dan da sonra gelenlerden o güne yeti­şenler,

bunlara selâm ver­me­sin,
hastalarını ziyaret et­mesin,
cenazelerine gitmesin ve
büyükle­rine hürmet göster­mesin­ler.
Zira bunları yapan­lar, İslâmiyet’in yı­kılmasına yardım etmiş olur­lar.» (Taberâni Ebû Ümame'den rivayet etmiştir.) (İhya-i Ulum-üd Din ci:3,. sh:516)

Âhirzaman fitnesine karşı teyakkuz ve ibret için dik­kat çekici olan böyle riva­yetler, bozuk cemiyetlerde aşı­lanan sefih hayattan uzak durmayı ders verir.

ASIL SUÇLU KİMLER?

Tesettür gibi kat’î ahkâm-ı Kur’âniyeyi tebliğ ve mü­da­faa etmeyi suç sayanlara karşı, mahkemelerde hem ilmî hem de susturucu cevaplar veren Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu cevapları milletin ikaz ve irşadı için neşret­miş­tir.

Adliyece yapılan bu tarz bir suçlama ve cevabı misal olarak aynen alıyoruz ki, günümüz müslümanlarına örnek ol­sun.

«Hem suçlarından diye: “Tekke ve zaviyelerin ve med­reselerin kapatılması ve lâikliğin kabulü, İs­lâmiyet ye­rine milliyet esaslarının konulması, şap­ka giyilmesi, te­settü­rün kaldırılması, Lâtin harfle­rinin huruf-u Kur’âniye ye­rinde ceb­ren kabulü, Türkçe ezan ve kamet okun­ması, mekteplerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler dere­cesinde irsiyet ve hak tanınması ve te­ad­düd‑ü zevcatın kaldırılması gibi inkı­lâp hareketle­rini bid’at, dalâlet, ilhaddır diyen, irtica ile suç­lu­dur” diye yazmışlar.

Ey insafsız hey’et! Eğer her asırda üç yüz elli mil­yo­nun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saadet­lerinin prog­ramı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyâ­nın tesettür ve irsiyet ve teaddüd-ü zevcat ve zik­rullah ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeâir‑i dini­yenin mu­hafazası haklarında gelen ve tevil kal­dırmaz sarih çok âyât-ı Kur’âniyeyi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehid­lerini ve umum şeyhülis­lâmları suçlu yapmak mümkünse ve mürûr-u za­manı ve müteaddit mahkemelerin beraatlerini ve af kanun­ları ve mahremiyet ve mahrem veç­hini ve hürriyet-i vicdan ve hürriyet‑i fikri ve fikren ve il­men mu­halefeti memleketten ve hükûmetler­den kaldırabilir­seniz, beni bu şeylerle suçlu yapı­nız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adâlet mahke­mesinde deh­şetli suçlu olursunuz. Said Nursi» (Şualar sh:431)

1952 senesinde İstanbul’da açılan Gençlik Rehberi Mahkemesinin ehl-i vukuf raporunda kadınların örtünmeleri ve açık saçıklığın önlenmesi için Hazret-i Üstadın verdiği nasihatı suç saymalarına karşın yazılan itiraznamenin bir kısmında aynen şöyle deniliyor:

«Şimdi bütün münevverlerin ve çok ediplerin ve terbiyecilerin vatan ve milletperverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden mu­hafaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek namus, iman ve fazilet dersi veren, vatana millete bir uzv‑u nâfi hâline gelmelerini temin eden, adalet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak mem­leket ve milletin saadetine hizmet eden Gençlik Reh­beri adlı eserinin müsaderesine ve müellif-i muh­tereminin mahkûmiyetine sebep olmak için diyorlar:

“Bediüzzaman tesettür taraftarıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muharebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte, kadınların bugünkü içtimaî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta, Bediüzzaman halihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mahiyetinde görmektedir.
Ve yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakikî ve daimî güzelliği içtimaî hayat­ta yer alan süslenmek, vücutlarını teşhir etmek ol­mayıp, terbiye-i İslâmiye dairesinde âdâb-ı Kur’­âniye ziynetidir.
Bediüzzaman dinî tedrisat taraf­tarıdır. Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrisat saye­sinde mahkûmların on beş haftada ıslah olacakla­rını—ki, Denizli ve Afyon hapishaneleri, adliye­nin, gardiyan ve müdürlerin şehadetiyle sabittir—söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedar bir fit­neye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nu­run imanî dersleriyle kurtulacaklarına kanidir.”

İşte “Bu fikirleriyle suçludur, kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır” diyorlar. İşte bunlar güya ehl-i vukuf namında memleket gençliğine adalet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir!

İşte, ey adalet-i hakikiyenin mümessilleri sıfa­tıyla hukuk-u umumiyeyi ve haysiyet-i milliyeyi muhafaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin imanî dersleri ve ahlâkî telkinleri, ehl-i vukuf ra­porundaki gibi bir suç mevzuu olarak kabul edili­yorsa, bu müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes’ul tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarı­da arz ettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an’­anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr-ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur’ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl-i şâşaa ile dünyaya ilân eden bir aziz ecdada ve onların haysiyetine, hukukuna, mâneviyatına savrulan tahkir ve tezyifleri, indiri­len darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabul etmeniz lâzımdır.
Bu büyük, mânevî cinayetleri hoş görüp kabul etmekle, ismî ehl-i vukufların, suç isnad ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muahaze olunabilir. Yoksa, adalet-i kanun ve hürriyet-i fikir ve vicdan düstu­ruyla mahkûmiyeti ve muhakemesi mümkün de­ğildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan düstu­runu en geniş mânâsıyla tatbik eden cumhuriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kabil-i telif değildir.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 136-137)

Bu gibi gayr-ı hukukî ve din vicdan hürriyetlerine açık muhalefetle dine ve ehl-i dine yapılan hücumlar senelerden beri Türkiye’ye göz diken gizli bir cereyanın varlığına, iğfalat ve if­sadatına delalet eder. Günümüzde de insaniyet, medeniyet ve hukukî kaidelere muhalefetle tesettüre karşı yapılan baskılar aynı cereyanın tahrikleridir.

Fakat asil ve şerefli müslüman milletimiz, bu baskılara karşı müsbet hareket yoluyla mukaddesatını korumada metaneti ve sebatı daha çok kuvvet kazanmış ve kazanıyor, mücahidlikte terakki ediyor.

ÖRTÜNMEKLE ALÂKALI EMİRLER

«Hicab; yani tesettür âyetleri, üç de­fada, üç mer­tebeyi natık olmak üzere nazil olmuştur.

Birincisi: (33:59) âyet-i kerimesiyle yüz­lerini ört­mekle mükellef oldular.
İkincisi: (33:53) âyet-i kerimesi mukte­zasınca irha-ı hicab (yani: perdeyi in­dir­mek ve perde arka­sında kalmak) ile emrolundu ki, harem ile selâmlığı ayır­mak, yani evde kadınlarla erkekle­rin yerlerini ayırmak de­mektir.
Üçüncüsü: (24:31 ve 33:33) âyet-i keri­meleri mu­ci­bince, şer’î bir zaruret olma­dıkça kadınların ha­nele­rinden çıkmaları nehyolundu ki, bazı ümmehat-ı mü’­mi­nîn, vü­cudlarının karaltısını bile gös­termekten sakı­nır­lardı.» (S.B.M. ci:1, sh:140, 120. hadisin izahından)
Mezkûr (33:53) âyetinin tefsirinde şöyle denili­yor:

«Bu âyetten sonra harem farz kılınmıştır ki; o za­mana kadar Arab’da âdet değildi. (Harem usûlü) hem erkek­lerin hem kadınların kalbleri için daha ziyade te­miz­lik­tir. Yani şeytanî hatıra­lardan, vesvese­lerden uzaklaşılır, iffet ve ismet hisleri daha ziyade yükselir; edeb, nezahet, takva, ihti­ram artar.» (Elmalılı Tefsiri 3921)

Kur’an (Ahzab Suresi 33:59) âyetinde geçen «“cilbab”, baştan aşağı örten çarşaf, fe­race, car gibi dış kisvesinin adı­dır. ...Çarşaf ve peçe…» demektir. (Elmalılı Tefsiri 3927)

Müfessir ve imamlar, âyette geçen cilbabı, ekseriyetle böyle beyan ederler. Bu cilbabda süslü biçimler ve gü­zel görünmek için süslemelerin şeriatça yapıl­ma­ması ge­rekiyor.

Malum olduğu üzere bütün şekiller ve renkler göz için; göz dahi şekiller ve renkleri görüp idrak etmek ve alâka duy­mak içindir. Eğer görme olmazsa, şekiller ve renkler, insan için gayb âleminden sayı­lırdı.

Bu hakikata binaen kadın, vücudunu örttüğü cil­ba­bında tezeyyüne müteallik şe­killer ve renkler bulun­ması, kendi­sine ba­kanların hissî dikkatlerini ve alâkala­rını çek­meye vesile olduğundan şeriatça bunlar caiz gö­rül­memiştir.

Ezcümle: Muhammed Ali Es-Sabûnî’nin Revai-ül Beyan Tefsir-ü âyât-il ahkâm minel Kur’an tefsirinin 2. ci. 373, 388. sayfalarında tesettüre ait mes’eleleri beyan eder­ken (şer’î hicabın şartları) bah­sinde burada özetle aldığımız şu şartları sayar:

«Evvelen: Örtünün bütün vücudun her tarafını örtmesi…
Saniyen: Hicabın şeffaf olmaması ve vü­cud hatla­rını belli etmemesi…
Salisen: Hicabın kendisinde zinet için şekiller ve renkler olmaması…
Rabian: Bol olması, vücud yapısını belli et­me­mesi…
Hamisen: Koku sürünmüş olmaması…
Sadisen: Erkek kisvesi şeklinde olma­ması…»
Bir rivayette de şöyle buyurulur:

«“Cilbabları ile örtünsünler” emri nazil olunca, Ensar kadınları baştan aşağı cilbablarına bürünmüş ola­rak çıktılar.» (Tac Tercemesi, ci:3 hadis:564)

Yukarıda ifade edildiği gibi cilbab, kadının giy­diği elbi­senin dışından yukarı­dan aşağıya sarkıtılarak örtündüğü ve bü­tün vücudu kaplayan örtü ve kisvedir ki, mahrem­le­rine karşı değil, namahremlere karşı yeis devresine kadar örtün­meye mec­burdur. Yeis devresin­den sonra ise, tavsiye edil­miştir. (Kur’an 24:60)

Fakat fitne veya fitne ih­timali varsa yeis halinden yani, çocuktan kesilme devresinden sonra da cilbabı ör­tün­mek lâ­zım­dır. Fitnesiz İslâm cemiyetinde, me’yusiyet dev­resine gi­ren kadının cilbabını ör­tünmesi mezkûr âyette tav­siye dere­cesine indirilmesin­den de anlaşılıyor ki me’yusi­yet öncesinde cilbabın örtülmesi tavsiye derecesinin üstündedir. Yani farz­dır.

Ehl-i tefsirin, tesettürün keyfiyeti hususunda muhtelif akvalleri yani sözleri ve hükümleri vardır:

İbn-i Cerir-i Taberi, İbn-i Sirin’den şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir. İbn-i Sirin demiştir ki:

«Ubeyd-es Selmanî’den cilbablarını üzerlerine örtsün­ler mealin­deki âyet hakkında sordum. Hicabın şek­lini şöyle tarif etti: “Üzerindeki milhafeyi (car ve çarşaf de­dik­leri kaf­tanı) kaldırıp, onunla -baştan aşağıya kadar- bü­tün vü­cudunu örttü. Ve çarşafla bütün başını, ta kaşlarına kadar ka­pattı ve yüzünü de örttü. Yalnız yüzünün sol ta­ra­fındaki yer­den sol gözünü tek açık bıraktı.» (Taberi Tefsiri, Hazin, Cemel)

Yine İbn-i Cerir, Ebu Hayyan, Hz. İbn-i Abbas (R.A.) dan şöyle dediğini ri­va­yet ediyorlar:

«Kadın cil­babını cebin denilen yüz cebhesinin her iki tarafına ka­dar geti­rip kapatır. Bağlıyarak ondan sonra örtü­sünü burnu üzerine atar. Her ne kadar iki gözü açık kalsa dahi. Fakat boynunu, göğsünü ve yüzünün büyük ço­ğunluğunu (yani, gözleri açık kalabile­ceğinden dolayı yüzünün hepsini denme­yip ekserisini de­miş) örter.» (Bahr-ül Muhit cilt:7, sh: 250)

«Yüz avret değildir, açık kalabilir diyen âlimler, şu şartla demişler: Eğer fitneyi (şehveti) uyandıracak boya vesaire gibi, yüzün zinet maksadıyla kullanılan bir şey mev­cud değilse ve fitneden de emni­yeti varsa (meselâ pir-i fani olmuş bir kadın gibi), işte bu halette yüzünü açabi­lir. Yoksa fitne ihtimali olduğu takdirde bil’ittifak kadın yü­zünü açık bırakması haram­dır.» (Bak: Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkıhı sh: 260)

«İslâm cemiyetlerinde gayr-ı müslim ka­dın­lar her ne kadar tesettür-ü şer’î ile mükellef değillerse de fakat hayat-ı içti­maiyeyi ifsad edecek hareketlerde bu­lun­mak­tan men’ edilirler… Hayat-ı içti­maiyeyi fitne ve fücur­dan muhafaza et­mek için İslâmiyetin âdab-ı içtimaiyesi, müslim, gayr-ı müslim herkese tatbik edilir ve bu vazife devlet tara­fından icra olunur.» (Taberi Tefsiri, Ahzab/33. âye­tinin tefsirinden telhisen)

«İhticab ve mesturiyetin “yani, per­delenme ve ör­tün­menin” nev’i ikidir. Biri: Hane içinde ihticabdır ki, kadın kısmı evi içinde zevcinin ve mahremleri­nin gay­riye muhalit (yani beraber ve bi­rarada) olmamak ve gö­rünmemektir. Diğeri: Hane dışında ihticabdır ki, kim­seye görünmemek üzere yüzünü ve baş­tan aşağıya ka­dar bütün en­damını (vücudunu) ve hatta libasını (yani evde giydiği elbisesini) örtmek ve gizlemek­tir. Bunun zıddına tekeşşüf (açılma) ve bu­nun da ifratına tebez­zül (yani, ayak al­tına düş­müş ve herkesin oyuncağı olmuş derecede kıy­met­siz ve mübtezel olmak) tabir olunur.

Kadınlar tekeşşüften ve tebezzülden ve ricalin (erkeklerin) iştihalı gözlerine, dar örtülerle arz-ı endam et­mek­ten memnu’­durlar. Yüzle­rini ve ellerini hatta ayak­larını, na­mazda açık bulundurabilirler. Ve­lâkin za­ruret olma­dıkça mahrem ol­mıyana bunları (yani yüzle­rini, ellerini ve ayaklarını) dahi gösteremezler. Sokakta yüz açmak ve li­basın (yani evde giydiği elbisenin) ko­lunu veya eteğini ör­tüden (yani cilbabdan ve çarşaftan) çı­karmak, şeriatın em­rine muhaliftir. İhticab (tam ör­tünmek) emr-i Kur’anîdir. Onda (örtünmede) tehavünün (yani, ör­tünmede lâkaydlık ile hassasiyet gös­termeme­nin) ve­bali bü­yüktür. Yüz na­mahrem değildir tabiri, sa­lât (namaz) hakkında ol­maktan gayride galattır. (Yani: Yüz, namaz dı­şında ör­tülmelidir.)

Sure-i Celile-i Ahzab ile inen hicab (örtünme) âye­tinde: Açık-saçıklık, nehiy (haram) ve kadınlar er­kekle ihtilattan (karışık bulunmaktan) men’ olu­narak örtü altında siyanet kılındılar (yani, mu­ha­faza al­tına alındılar). Zinetlerinden madud olan libasları (yani, süs eşyası kabul edilen evde giydikleri elbiseleri) dahi er­kek­lerden örtünmeye mecbur ola­rak (yani kadınlara em­redilerek) bürgü ve çarşaf içinde bulun­dular ve yüz­le­rine peçe çekip yalnız gözlerini açık bulun­durdular.» (Nimet-ül İslâm III. Kısım 71)

Cemiyette fitne veya fitne emareleri görül­düğü zaman, şeriat ruhsatı değil, azi­meti esas alır. Meselâ Ömer Nasuhi Efendi, Büyük İslâm İlmihali’nde, ka­dın­ların teset­türü hak­kında:

«Hürre olanların yüzleri ile ellerinden başka bü­tün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri ise, ne na­mazda, ne de bir fitne korkusu bulun­madıkça, namaz dı­şında avret de­ğildir» der. (Büyük İslâm İlmihali sh: 99)

Yani, fitne ihtimali ya da fitne varsa, yüz ve elin açılması yasaklanır. İşte Nimet-ül İslâm’dan alınan bir önceki parçada, bu şer’î kaidenin tatbikini gösterip yüz ve el­leri de örtmeyi kaydediyor. Büyük İslâm İlmihali’nden alı­nan parçada ise, “fitne ih­timali” kay­dını koymakla, bu mevzuda ikisi de “örtme” hükmünde birleşiyorlar.

Zamanımızda ise, “fitne ih­timali”nin en dehşetli dere­cede bulunduğu apaçık meydandadır.

«Hasbel’icab taşraya çıkan kadında çarşaf olma­yınca süfeha güruhu onları açık görüp tamaa düştükleri gibi şüp­heli ve iffetini ihlal eden kadınlardan oldukları zannıyla arkala­rına düşerek rahatsız edeceklerine binaen Cenab-ı Hak, kadın­ların çarşafa bürünüp mesture olmala­rını em­retmiş ve hikmeti de bürgülü olan kadının kim ol­duğu bilinme­mekle suizandan ve süfe­hanın takibinden kur­tul­maları olduğunu beyan etmiştir.

Hülasa, hatunların bürgü bürünmeleri vacib ol­duğu ve bürgülü olunca ecanibin o kadının kim oldu­ğunu bile­medik­lerin­den dolayı, taarruzdan vareste olup eza­dan kur­tul­dukları ve hatunların mesture olmalarıyla fitne kapılarının kapanacağı, bu âyetten müs­tefad olan fevaid cümle­sinden­dir.» (Hülasat-ül Beyan, ci:11, sh:4467-4470, Konyalı Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, İstanbul)

Yukarıdan buraya kadar beyan olunduğu üzere şer’î te­settürün hususiyetlerini taşıyan herhangi bir dış örtüsünü üzerine örtünmek Kur’ânın emrini yerine getirmeye kâfîdir.

Yani şer’î tesettür, çarşaf, ferace, ve câr denilen örtü­lere münhasır olmayıp, baştan aşağıya doğru sarkıtılarak bol, vü­cud hatlarını belli etmeyecek şekilde, bütün vücudu örten ve çeşitli renk ve süslemelerle câzip hali bulunmayan her hangi bir örtü “cilbab” vasfını taşır.

Bu vasfa uygun olarak malûm çarşaf, ümmetçe tasvib edilmiş ve uzun seneler pek çok bölgelerde yaygın olarak kullanılmış ve şeair vasfını kazanmıştır.

Şeair vasfı sebebiyle de ifsad cereyanları daha çok tesettüre düşman olup her vesileyle menfi propa­ğandalarla tesettüre hücum ederler. Fırsat buldukça da bilfiil tecavüzler yaparlar ve yaptırırlar. Böyle vahşiyane teca­vüzler karşı­sında müslümanlar bu şer'î tesettüre ve te­settürlülere daha çok sahip çıkıyorlar ve çıkmalıdırlar.

ÖRTÜNMEK HAKİKİ MEDENÎLİKTİR

Taife-i nisa’nın tesettüre riayet et­meyip açılma­ları, Kur’an (A’raf Suresi 7:27, 28) âyetle­rinin beyanıyla, cahiliye âdet­le­rine bir irti­cadır.

Kur’an (A’raf Suresi 7:26) âyetiyle avret yerle­rinin örtün­mesini be­yan ettiği gibi, hadislerde de bu mevzuda hayli rivayet mev­cuttur. Ezcümle, «Behz bin Hâkim’in dedesi Muaviye bin Hayda (R.A.) dan ri­vayet edildiğine göre şöyle demiştir:

—Ya Resulallah! Avretlerimizin neresini örteriz? (Örtmemiz gerekir?) diye sor­dum. Efendimiz (bana):

—Sen avretini (helalın olan) karından veya cari­yen­den başka herkesten sakla! buyurdu. Ben:

—Ya Resulallah! Eğer kavm kendi ara­larında (karışık ve bir yerde) olsalar, (avretle ilgili hüküm ne­dir?) bana bun­dan haber ver, dedim. Efendimiz (bana):

—Avretini hiç kimseye göstermemeye gücün ye­terse, sakın avretini kat’iyyen gösterme!” buyurdu. (Ben):

—Ya Resulallah! Eğer birimiz (tek ba­şına) boş bir yerde olursa hüküm nedir? diye sordum. Buyurdu ki:

—İnsanlara nazaran Allah’tan haya etmek daha vacibdir.» (İbn-i Mace, 9. Kitab-ün Nikah, 28. bab, 1920. hadis meali)

«Ebu Said-i Hudri (Radıyallahü Anhü) den rivayet edil­diğine göre: Resulullah (Sallallahü Aleyhi Vesellem) şöyle bu­yurdu demiştir:

Kadın, kadın avretine bakmasın. Erkek de, erkek avretine bakmasın.» (İbn-i Mace Kitab-üt Tahare, 137. bab, 661. hadis meali)

«Ebu Said-i Hudri (R.A.) şöyle demiştir:

—Resulullah (A.S.M.) buyurdu ki: “Erkek erke­ğin avret yerine, kadın da diğer kadının avret yerine bakmasın. Erkek erkeğe bir tek yatak içinde sür­tünme­sin” buyuru­luyor.» (Sahih-i Müslim Kitab-ül Hayz, 74. hadis meali ve Sahih-i Buhari 8. Kitab 8, 10, 12. babları da avret ile alâkalıdır.)

Dinimizin tesettür gibi kat’i emir­leri, resmi­yet ve gayr-ı resmiyet veya za­man ve şartlara göre değişmez. Binaenaleyh büyük ekseriyeti müslüman olan bir cemi­yette devlet, dine sarahatla aykırı düşen haram bir kıya­fet şeklini, ka­nunî mecburiyet ola­rak geti­remez. Çünkü halk ekseriyetine dayanan Cumhuriyetin ma­hiyetine ay­kırı düştüğü gibi, aynı za­manda vatandaşı devlet emri ile Allah’ın emri arasında sıkıştırmış olur ki, bu durum din ve vicdan hürriyetlerinin açıkça ihlalidir. Kanunlar ise, hakiki hürriyet reji­minin esaslarına aykırı olamaz.

Bu umumi ve mütearef hakikat için ki; Bediüzzaman, hayatı boyunca din ve vicdan hür­ri­yetle­rine aykırı olarak yapılan şiddetli baskılara karşı kah­ra­manca bir azim, sebat ve cesaretle İslâmî hayattan, Şeriat ve Sünnet-i Seniyeden hiç bir şekilde taviz ver­memiştir. Nitekim bir eserinde kay­dedildiği üzere:

«İslâmî kıyafeti kat’iyyen ve asla tebed­dül etme­yen ve kıyafetine ilişmek istiyen ve sonra kendi ken­dini öldürmekle toka­dını yiyen Nevzat isminde Ankara vali­sine: “Bu sarık bu başla beraber çıkar.” demiştir.» (Emirdağ Lâhikası II. 19)

İşte insanlık tarihinde altın levha olarak kaydedi­lecek olan hak yolundaki böyle azamî fedakârlık, meta­net ve cesa­reti, nesl-i atînin de bir ibret levhası olarak görme­sinde bü­yük bir maslahat bulunması cihetiyle ve bir istisna olmak üzere Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatında bu İslâmî kı­yafeti ile bazı resimleri konul­muş­tur. Bu kıyafetiyle İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde bu­lunmuş ve idam plan­ları ile verildiği mah­kemelerde de sarığını çı­karması yolundaki ihtarlara rağmen sa­rığını da çı­karmamıştır.

AVRET NEDİR?

Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uy­ku­dan kalkı­lacak saate de şeriat örfünde “avret” denir. Öğle ve öğle uykusu zama­nına da keza aynı isim ve­ril­miştir. (Çünki o an­larda uyku ve sair sebebler dolayı­sıyla insan açık saçık bu­lu­nabilir. İzinsiz, haber verme­den, kimse başka­sının yanına bu vakitlerde girmemesi İslâm âda­bından ve Kur’an emirlerindendir.) Erkeklerde gö­bek ile diz ka­pağı arasındaki kısım. Fitne ve içtimaî ah­lâksız­lıkların olma­dığı İslâm cemiyetinde ol­mak şartıyla, kadınlarda avret şöyle tarif ediliyor:

«Hürre olanların yüzleriyle ellerinden başka bü­tün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne na­mazda, ne de bir fitne korkusu bulun­madıkça namaz dışında avret de­ğildir. Ayaklarında ise ihtilaf vardır. Esahh gö­rülen kavle naza­ran, ayakları da avret değildir. Bunlar ile yolda yü­rümek ihtiyacı vardır. Bu ci­hetle bunları ört­mek bahusus faki­reler hakkında müşkildir. Diğer bir kavle na­zaran hür­renin namazı, ayağının dörtte biri nis­betinde açık bulunma­sıyla bo­zu­lur. Diğer bir kavle göre de, ayakları namaza na­zaran av­ret mahalli sayıl­mazsa da, namaz haricinde avret ma­halli sayılır. Bu ihtilaftan kurtulmak için, ayaklarını örtme­leri evladır. Sahih olan kavle göre hür ka­dınların kol­ları da, kulakları ile salı­verilmiş saçları da avret­tir.» (Büyük İslâm İlmihali 99)

«Erkeğin erkeğe karşı olduğu gibi, kadı­nın ka­dına karşı avreti de göbekten dize kadardır. Maadasına nazarı caizdir.» (Elmalılı Tefsiri 3508)

«(Kadınlar yürürken) zinetleri bilinsin diye ayak­larını vurmasınlar mealindeki (24:31) âyetine isti­na­den Hanefi üleması kadının sesi de avrettir, (*) başkasına hu­susi duyurması caiz değildir demiş­lerdir. Şafiîler ve bazı ülema ise, bir fitne olmaması ha­linde avret olma­dığına hük­metmişlerdir.» (Ruh-ul Beyan Li-l Alusî, ci: 18, sh: 146)

Asırlardır İslâm toprakları olan bu memle­kette dine aykırı hayat tarzı bazan kainatın hiddetini celp edip arasıra yeri sallayacağını beyan eden Bediüzzaman Hazretleri manen sorulan sual ve cevapta der ki:

«Sual: Bu büyük zelzelenin maddî musi­betinden daha elîm, mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin de­va­mından gelen korku ve meyusi­yet, ekser halkın ekser memlekette gece istiraha­tini selb ederek dehşetli bir azap vermesi neden­dir?

Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki, Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemâl-i neş’e ve sürurla, sar­hoşça­sına, gayet heveskârâne şarkıları ve ba­zan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedârâne işittiril­mesi, bu korku azabını netice verdi.» (Sözler sh: 171)

Avret, Kur’anda (Nur Suresi 24:31, 58) ve (Ahzab Suresi 33:13) âyetle­rinde ge­çer. (T.T. ci:1 sh:142’de av­ret mahallerini örtme bahsi var­dır.)

Bir rivayette de şöyle buyurulur: «Lut Kavminin her âdeti kayboldu, üçü müs­tesna: Kılıcını sürümek, tırnak­ları bo­yamak ve avreti açık gezmek (kısa pan­to­lon gi­yinmek)» (Ramuz-ül Ehadîs 341)

NAZAR-I HARAM

Haram nazar; namahreme bakmak. Kendisiyle ev­lenmesi haram olanlardan başka olan kız ve ka­dın­lara bakmayı dinimiz er­kekler için haram kıl­mıştır. Minhac-ı Talibîn kitabının 361. sahifesinde zikredil­diği gibi Şafiî Mezhebinin bazı imamları, Kur’an (Nur Suresi 24:31) âyetinde de temas edildiği gibi, kadınların da yabancı erkek­lere bakma­larını men’ ederler.

Ezcümle Ömer Nasuhi Efendi, Büyük İlmihalinde şöyle diyor:

«Kadınların birbirine veya kendi kocaları ol­mayan er­keklere bakmaları da erkekle­rin birbirine bakmaları gi­bidir. Binaenaleyh bir İslâm kadını, diğer bir kadının veya bir er­keğin göbeği altından diz kapakları al­tı­na ka­dar olan kısmına bakamaz...

Erkek ile zevcesi arasında her veçhile bir hususi­yet mevcud oldu­ğundan biri di­ğe­rinin bütün vücuduna bakabi­lir. Şehvetle olup olmaması müsavidir. Şu kadar var ki, te­nasül uzuvlarına bakma­maları evladır, edebe muvafıktır.

Bir tabib, tedavisinde bulunduğu bir ka­dının ma­razlı olan herhangi mahrem bir uzvuna zaruret miktarı bakabilir. Şu kadar var ki, tedavisini bir kadına tarif ederek ha­vale et­mesi daha muvafıktır. Çünkü cinsin cinse bakması daha ha­fif­tir.» (Büyük İslâm İlmihali sh: 417)

Bu hususla alâkalı Risale-i Nur Külliyatında geçen bir bahis vardır. Onu makam münasebetiyle aynen alıyoruz.

«SUAL: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey On­dan gizlenemeyen Allâmü’l-Guyûba karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i te­settürdür, mucib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-Guyûba karşı tesettür olamaz.

Elcevap: Evvelâ, Sâni-i Zülcelâl nasıl ki kemâl‑i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimet­lerine, o nimetleri süs­lendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de, mahlûkatını ve ibâ­dını sair zîşuurlara güzel göstermek isti­yor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hi­lâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet‑i Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep va­ziyetini takın­maktır.

Saniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk nokta­sında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna ba­kar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf-ı edep denilmez. Belki, edeb-i tıp öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabip, recüliyet ünvanıyla ya­hut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere ba­ka­maz, ona gösterilmesini edep fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır. Öyle de, Sâni‑i Zülcelâlin çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi gü­nahların vü­cudunu ve Settâr ismi kusûrâtın bulun­masını ik­tiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-i cemâliye ve kemâ­liye, mevcudatın güzel bir su­rette ve mümkün vazi­yetlerin en iyisinde bulun­malarını iktiza ederler. Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında gü­zelliklerini, mevcudatın güzel vazi­yetleriyle ve hüsn-ü edep­leriyle göstermek ister­ler. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâ­bın işaretidir ve düsturlarıdır ve nümuneleridir.» (Lem’alar sh: 54)

Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulu­yor: « (Nur Suresi 24:30) قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ Mü’minlere yani mü’min erkeklere söyle يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ gözlerini indirsinler; gerek hariçte, gerek dahilde ve gerek başkalarının evlerine girerken, çıkarken, otu­rurken, kalkar­ken gözlerini dikme­sin­ler; harama bak­mak­tan, ayıb şey görmekten sakın­sınlar.

Sofiyyeden Şiblî (kuddise sırruhu) ya, يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ ne demektir diye sormuş­lar. Demiş ki: Baş göz­le­rini muharre­mattan, kalb gözle­rini masiva­ullahtan çek­sinler.» (Elmalılı Tefsiri sh: 3502)

Mezkûr âyette bakılması yasakla­nan şeylerin ne­ler ol­duğu beyan edilmedi­ğinden, bakıldığında nefse hoş gelen her nevi muharremat ve nefsaniyeti tahrik edebi­len şeyler yasak­lanmış oluyor. Sinema, televiz­yon, ga­zete ve mecmu­alarda görülen açık-saçık suret­ler, resim ve hey­kel­ler gibi şeyler, bu âyetin yasakla­dığı sahaya gi­rer.

Hatta İmam-ı Şafiî Hazretleri ve bazı âlim­ler, bu âyete istina­den şabb-ı emredle yani henüz yü­zünde tüyü çık­mamış gençle tenhada kalmak gibi bazı husus­lara dahi ce­vaz verme­mişlerdir. Ancak alış-veriş, tedavi ve ilim öğ­retme gibi şer’î ihtiyaçlarda, ih­ti­yaç mik­tarı kadar mü­saade etmişlerdir. Şabb-ı emred hak­kındaki mezkûr hükmü, Kitab-ul Fıkıh Alâ Mezahib-il Erbaa Tercemesi ci:1. sh:169’da daha tafsi­latlı beyan eder ve ba­kılması yasaklanan yerlere, hailsiz dokunulmasını da yasaklar.

Ebu Davud da şunları kaydeder: «Müslim 3. kita­bın 17. babında rivayet edilen:

“Erkek erkeğin avret ye­rine, ka­dın da diğer kadı­nın av­ret yerine bak­masın. Erkek er­keğe bir tek elbise içinde sür­tünmesin. Kadın da diğer kadına bir tek elbise içinde sür­tün­mesin” me­alin­deki hadise istinaden “Şafiîler: Bir kim­senin avret mahalline (bakılması caiz olmayan yerine) vücudunun hangi or­ganı ile olursa ol­sun dokunmasının ha­ram ol­duğuna delalet etmektedir, bunda ülemanın ittifakı var­dır” derler.» (Ebu Davud Tercemesi, 2150. hadisin iza­hın­dan)

Bir rivayette mealen şöyle buyurulu­yor: «Kadına karşı olan kıskançlık (nefsanî yönden), aynı şekilde ço­cuk­lara da duyul­madıkça kıyamet kopmaz.» (Ramuz-ül Ehadîs 5942. ha­dis. Mütercim: Naim Erdoğan)

Hanefî Mezhebinde mu’teber âlimlerden İbn-i Abidin ise şu izahatı veriyor: «Kadının ve şabb-ı em­redin yüzlerine bakmakla şehvetin uyanma şüphesi varsa, o zaman bakmak haramdır. Amma tüysüz gençle tenhada kalmakta ve şehvetsiz ona bakmakta bir beis yok­tur. Buna binaen, tüysüz bir genç ör­tünmekle mü­kel­lef değildir.

Kadının sadece yüzüne ve ellerine zaru­retten do­layı bakılabilinir. Eğer şehvet hissi kendisinde uyanma­sından korkarsa veya şüphelenirse o zaman yüzüne ve el­lerine ba­kamaz. Yüze bakmanın helal olması adem-i şehvetle mu­kay­yeddir. Şehvet uyanırsa velev uyanması şüpheli de olsa, bakmak haramdır. Bu selef-i sa­lihîn devrinde böyledir. Bizim zamanı­mızda ise katiyetle kadının yüzüne ve ellerine şehvet uyansın uyan­masın bak­mak haramdır. Çünki şehvet ve fitne uyanması bu asırda (müellifin asrı ve bilhassa asrımızda) umumi bir belva ha­line gelmiştir. Kur’an’ın sarih ifadesiyle, kadın katiyyetle bütün vücudunu çar­şa­fıyla örtmekle mükel­leftir.» (İbn-i Abidin cild:1-5)

Daha bunun gibi pek çok büyük İslâm âlimleri sedd-i zerai tabir edilen -yani şer’an yasak olan bir şeye vesile olan mübah fiillerin de yasak edilmesi- ihtiyatî tedbirleri ve fitne zamanla­rında ruhsat yolunun daral­tılması ka­ide­sini de nazara alarak hayli tafsilat verirler.

ÇOCUKLARIN AVRETİ NASIL OLMALI ?

Çocuklarda haya hissinin gelişmesi için gere­ken terbiyeyi vermek, çocuk terbiyesinde önemli yer tutar. Haya hissi; nasihatten çok, İslâmî adaba uygun ya­şayış ile gelişir.

Başta adaba uygun giyinmek, konuşmalarda cid­diyet ve gayr-i ahlâkî hareketlere karşı gösterilen hassasiyet gibi hu­suslara dikkat gerekmektedir. Büluğ öncesi çocuk­ların küçük yaşta oluşları düşüncesiyle kız ço­cuklarının ba­şını örtmemek ve kısa giydirmek; erkek çocuk­lara da moda namı altında dar veya kısa pantolon gibi giyimler, haya hissinin geliş­mesine manidir.

Peygamberimiz (A.S.M.) bir hadisi şeriflerinde me­alen buyuruyorlar ki:

«Çocuğun avretine riayet edin ve onu örtün. Zira onun avreti de büyüğün avreti gibidir. Allah, avretini açana rahmet nazarı ile bakmaz.» (Ramüz-ül Ehadis sh: 321)

Mezkûr hükümler müvacehesinde, şabb-ı emred ile, bu yaş devresini geçirmiş büyük bir kimse arasın­daki mü­nase­bet­lerde ciddiyetin muhafaza edilmesi, el şa­kaları ve güreş gibi laübali hareketlerden uzak du­rulması ve küçük­lere örnek olacak vakarlı­lık gösteril­mesi, bilhassa gençlere ders verenler için daha çok ge­reklidir. Bu dersler veri­lirken İslâmî ders âdabına uygun oturma şek­linde, yani ders alan ders verenin önünde oturup dersin kudsiye­tine uygun hürmet ve ciddiyet içinde bulunurlar. Hem bu dersler umumi mahalde ve hep beraber olup, şabb-ı emred devresinde olan genç­le­rin ünsiye­tine ve dolayısiyle gayr-ı ciddiliğe kapı açan, hususi mahallere alıştırılmaması el­zemdir. Cemaat na­mazında dahi çocukla­rın arka safta durma­ları sünnet­tir. (Bak: Büyük İslâm İlmihali sh:136)

Çocuklara ders verirken vakarlı dav­ranmayı ve li­san-ı hal ile ciddiyet dersini vermeyi emreden hadisler de vardır. Bazı âlimler, şabb-ı emredle muanakanın da m


En son hamdenkesira tarafından Cum Eyl 05, 2008 4:37 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
musbethareket
BANLANDI
<b>BANLANDI</b>


Kayıt: 04 Eyl 2008
Mesajlar: 1

Durum: Çevrimdışı

Level : 1
HP: 0 / 18  
 0%
MP: 8 / 8  
 100%
EXP: 0 / 9  
 0%
MesajTarih: Cum Eyl 05, 2008 9:02 pm    Mesaj konusu: s.a Alıntıyla Cevap Gönder

ABİ ALLAH RAZI OLSUN ÇOK GUZEL İZAH ETMİŞİNİZ
_________________
risalei nura hizmet için varız
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Salik
USTA ÜYE
<b>USTA ÜYE</b>


Kayıt: 19 Hzr 2007
Mesajlar: 580

Durum: Çevrimdışı

Level : 22
HP: 22 / 1106  
 2%
MP: 528 / 528  
 100%
EXP: 6 / 59  
 10%
MesajTarih: Pts Eyl 15, 2008 8:54 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Alıntı:
Bu arkadaşlar sayfalarca yazmışta yaptıkları tek şey Risale-i Nurdan hakikatları kırpıp,kıyıdan köşeden alıp safi zihinlerin kafasını karıştırmak..Ve zannediyorum ilerde de büyüklerimizi tekfir edeceklerdi banlanmışlarken mesajları da silinse iyi olur zira ben zannettiğim grup mu deyip okudum yazdıklarını tahminimde doğru çıktı..



Derya kardeş Serzakir abi cevap vermiş..o cevabın prizmadaki uzun kısmını aktarayım inşaallah faideli olur..


Tesettür "furuat"mıdır ?

Soru: Tesettür füruattır sözü ile ne kasdedilmiştir?

Hocaefendi, hiçbir yazısında, tesettürün farz olmadığını, Allah'ın bir emri olmadığını söylemiş değildir ! Diğer yandan, "tesettür furuattır" cümlesi eksik aktarılmış bir cümledir aslı şu şekildedir:

'İman esasları yanında Tesettür furuattır '

Bu cümle aslında Ehl-i Sünnet İtikadınında bir prensibidir ! Usul İlminde, gerek İbn-i Abidin ve diğer Ulemanın İslamın Genel Hükümlerini (Akaid) ikiye ayırdığını görmekteyiz:
1-) Usul'e ait hükümler: Buna göre 'lâ ilâhe illallah; Muhammedün Rasûlullah' başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah'a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Yani, hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır

2-) Furuata ait hükümler: Namaz, oruç, hac, zekât ve tesettür gibi diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Furuata ait hükümler, usule ait hükümler üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usûlün olmadığı yerde, sistemli fürûdan bahsetmek mümkün değildir.

Ancak fürûât demek, Türkçemizde anlaşıldığı şekliyle 'olmasa da olur' gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir.

Bu konuya isterseniz küçük bir örnek ile tenvir etmeye çalışalım: Siz terazinin bir kefesine imanı, diğer kefesine farz olan tesettürü koyarsanız, iman kefesinin ağır bastığına şahit olacaksınızdır! Çünkü, Allah katında en önemli esas İmandır! Peki, bu tesettürün önemsiz veya ehemmiyetszi olduğu anlamına gelirmi? Hayır gelmez, sadece İmanın Allah katında ne denli büyük bir Konumunun olduğuna bir işarettir!

Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde incelediğimizde, önce onun hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin yirminci senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm'ın ilk yirmi yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam ettiriyorlardı..

Burada, hikmet-i teşri açısından dikkati çeken en önemli husus, teşride meselelere ehemmiyet sırasına göre yer verilmesi ve öncelik tanınması ya da geriye bırakılmasıdır. Bu itibarla da, gönüllere 'lâ ilâhe illallah' hakikatinin yerleştirilmesi en önemli mesele olduğu için, öncelik ona tanınmıştır. 13 yıllık Mekke dönemindeki nâzil olan hemen bütün âyetler ve Allah Rasûlü'nün metluv, gayri metluv bütün tebliğatı hep bu mevzu etrafında örgülenmiş gibidir.

Öyleyse bizim de, tebliğ ve irşadda daha çok bu önemli noktaya dikkatleri çekmemiz gerekmektedir. Allah'ın büyük gördüğü şeyleri büyük görmek, küçük gördüğü şeyleri de küçük kabul etmek kalbin takvasındandır. Aslında bu, din-i mübin-i İslâm'ın da temel bir kuralıdır. Allah'ın vaz'ettiği şeyleri kendi ölçüleri içinde kabullenme ve hayata taşıma, Allah'a olan imanın, O'nunla olan irtibatın önemli bir göstergesidir.

Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele 'tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak! ' denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın tesettür yollarından biri olduğu muhakkak. O, Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir. Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü üzerinde imanî meseleler ölçüsünde durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla bakmak, dinî emirlerdeki ilahî tertibi alt-üst etme demektir. Bu, dinde aslî bir mesele olmadığı halde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafidir.


Öte yandan, yanlış bir anlayışın tesirinde kalan bazı kesimler -mâalesef- bazı kılık ve kıyafetler karşısında, kelimelerle ifade edilemeyecek ölçülerde tahrik olmaktadırlar. Dini bilmeyen kimseleri tahrik etmeme, dinde çok önemli bir esastır. Aksi halde, gücü ve kuvveti elinde bulunduran bazı kimseler, bırakın fürûâtı, usûlü dahi yaşama ve yaşatma imkânını vermeyebilirler. Yakınçağ itibarıyla tarihimiz bunun nice örnekleriyle doludur.

Netice itibarıyla; usûle ait meselelerin anlatılması ve hayatın her ünitesine girilip, imanla gönüllerin itmi'nâna kavuşturulmasına şiddetle ihtiyaç duyulduğu günümüzde, yukarıda arzettiğimiz ölçüler içinde, usûl sayılmayan meselelerde takılıp kalmak, bırakın inanmayanları, inanan insanların bile cephe almasına vesile olabilir. Onun için günümüz şartlarını idrak edip realitelere sırtımızı dönmeden, İslâmî hakikatleri anlama, yaşama ve anlatma zorunda olduğumuzu bir kere daha hatırlama mecburiyetindeyiz.


(Kaynak: Prizma - M.Fethullah Gülen)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DERYA PARLAK
KIDEMLİ ÜYE
<b>KIDEMLİ ÜYE</b>


Kayıt: 10 Mar 2008
Mesajlar: 774
Konum: karadenız -ıstanbul
Durum: Çevrimdışı

Level : 25
HP: 44 / 1490  
 3%
MP: 711 / 711  
 100%
EXP: 8 / 73  
 10%
MesajTarih: Pts Eyl 15, 2008 12:47 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Derya kardeş Serzakir abi cevap vermiş..o cevabın prizmadaki uzun kısmını aktarayım inşaallah faideli olur..


Teşekkürler kardesım bılgılendırdıgınız ıçın Allah razıolsun

_________________
[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder AIM Adresi MSN Messenger
Salik
USTA ÜYE
<b>USTA ÜYE</b>


Kayıt: 19 Hzr 2007
Mesajlar: 580

Durum: Çevrimdışı

Level : 22
HP: 22 / 1106  
 2%
MP: 528 / 528  
 100%
EXP: 6 / 59  
 10%
MesajTarih: Pts Eyl 15, 2008 11:16 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder







Başörtüsü Dinin Açık Emridir
Muhammed Fethullah Gülen

Tesettür meselesinin bazıları tarafından politize edilerek ayağa düşürülmek istendiğine esefle şahit oluyoruz.Ne yazık ki, bazı kesimlerde çok ciddi bir din düşmanlığı var ve bunlar her fırsattan istifade ediyorlar.Şu anda da başörtüsünü bahane ederek, ülkemizin yakaladığı nisbi istikrarı bozarak, kavgaya zemin hazırlamaya çalışıyorlar. Ülkemizin kavgaya tahammülü yoktur. Hususiyle Allah'a gönül veren ve kendilerini milletimizin hayrına adayanların kavga ile işi olamaz. Olmamalı.

Onlar, kendilerini en çetin bir kavganın içinde buldukları zaman bile, hemen silm ü selâma dönmeliler. Kur'an-ı Kerim, mü'minlere savaş içinde iken bile, "Karşı taraf, silm ü selâma, sulh ve barışa yönelirlerse, siz de yönelin ve Allah'a tevekkül edin!" buyurur. Lâik bir hukuk devleti olan ülkemizde din ile siyaset birbirinden ayrıdır. Kur'an'ın söz konusu hükmünü antr-parantez zikrettim. Fakat akıl ve mantığın yanında, ülkemizin içinde bulunduğu şartlar ve umumî menfaatlerimiz de katiyen böyle davranmayı gerektirmektedir. Zira, kavga, insanda akl-ı selim, hiss-i selim ve mantık bırakmaz. Cahiliye şairlerinden İmrü'l-Kays, "İki şeyi başlattığınız zaman, onlar durmasını istediğiniz yerde durmaz: Yangın ve kavga." der. Bu bakımdan, soğukkanlılığımızı korumamız lâzımdır.Başörtüsü, dinin açık emridirTesettür, gerçi dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm'ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur'an'ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur'an'la, hem sünnet-i sahiha ile hem de 14 asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir.

Nur Sûresi 31. âyette mü'min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Bununla iktifa edilmeyip, Ahzab Sûresi 59. âyette, sadece mü'min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz'in pak zevcelerine de "Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar." şeklinde, sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve -Hanefi mezhebinde yüz dışında- bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmektedir. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz'in pak zevceleri, hükmen mü'minlerin anneleridir. Peygamberimiz'den sonra onlarla evlenmek mü'min erkeklere haram kılınmıştır. Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur'an-ı Kerim'le değil, -aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde- sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir.

Bu hususta müfessirler, muhaddisler, fakihler arasında farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.Fantastik muhalefetin bir değeri yokturGünümüzde -belki de bir kısım kimselere şirin gözükmek ve fantastik düşüncelerle kendilerini ifade etmek için- başörtüsünün Kur'an'ın emri olmadığını iddia eden ilâhiyatçılar vardır. Fakat, bu mevzuda Kur'an'ın emri o kadar açıktır ki; tarih boyunca hiçbir müfessir farklı mülâhazada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, dini bugünlere kadar taşıyan ve meselenin mütehassısı olan on binlerce müfessir, muhaddis ve fakihin yanında, 14 asırlık İslâm tarihinde bütün Müslüman nesillerce ittifakla uygulanabilmiş bir hükme, günümüz ilâhiyatçılarından birkaçının, bazı garezlere bağlı muhalefeti hiçbir değer ifade etmez.

Meselenin dinî buudu böyle iken kalkıp başörtüsünü farklı adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır. Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olan çıkabilir, ama bunun İslâm'da olmadığı iddiası ileri sürülemez. Hele hele, en basit meselelerde bile, aklın ve bilimin icabı olarak uzmanına müracaat edilirken, Allah'ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda rastgele konuşulamaz. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-ı aklîliktir, gayr-ı ilmîliktir, had bilmemektir. En azından, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet teşkilatımız ve ona bağlı çalışan Din İşleri Yüksek Kurulu var, onlar hem bu konuların mütehassısıdır hem de salahiyet sahibi kılınmışlardır.Bu meselenin bir diğer buudu da şudur: Ülkemizde ilmî ve teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Ne yazık ki bunu, bilimi en öne alan insanlar yapıyor. Galiba, nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkına varamıyorlar.

Batı'da uzun süren çatışmalar sonunda din ile bilimin arası ayrılmış; Descardes çıkmış, buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak görülmüştür. Bu sebeple bizim, Batı'da Rönesans'ın ve ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz vardır.


ibn-i Sina, Zehravî, Birunî, Harizmî, İbn Heysem gibi bu tarihi dolduran on binlerce ilim adamı, hem çok iyi dindardı, pek çoğu da sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde birbiriyle iç içe yer aldı, hiçbir zaman çatışır görülmedi. Dolayısıyla bir insan dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da, Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hattâ içlerinden bazıları ciddi derecede dindardı. Eddington'u nereye korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütalâa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstein'a da muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz.Üçüncü olarak, böyle bir tavır laikliğe de aykırıdır.

Zira laikliğin temelini, dinin devlete, devletin de dine müdahale etmemesi, hattâ devletin din hürriyetini sağlaması prensibi teşkil eder. Bu sebeple, başörtülü bir kızımızın üniversitede ilim tahsili yapması lâikliği yıkmaz; cumhuriyete de demokrasiye de hiçbir zarar vermez. Tam tersine, bunları güçlendirir. Onlar da zaten, dinî inançları gereği başlarını örtmeyi laikliğin, cumhuriyetin ve demokrasinin gereği olarak görüyor ve haklı olarak, hem laikliğin, hem cumhuriyetin hem de demokrasinin korumaya aldığı din ve vicdan, hattâ düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti içinde mütalâa ediyorlar. Problemi çözmek isteyenler de meseleye bu açıdan yaklaşıyorlar.

Yoksa ne kızlarımız laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye karşı çıkmak için başlarını örtüyor ne de çözüm arayanlar bunlara karşı olsun diye başörtüsünü serbest bırakmaya çalışıyorlar.Bu bakımdan, bir insan başörtüsüne -hangi ad altında olursa olsun- karşı ise bunu açıkça söyleyebilmeli; kendiyle tenakuza düşmeden, ülkeyi kavga ortamına çekmeden, yakışık almayan protestolara kalkışmadan, medenî bir şekilde bunu ortaya koymalı. Başörtüsünün, neden takılmaması gerektiğini insanları ikna edecek şekilde aklî, mantıkî ve ilmî olarak ispat etmelidirler. Yoksa protestolar, ülkeyi kavga ortamına çekmeler, ihtilâl hatırlatmalarında bulunmalar, tehditler, yakışıksız üslûplar, ihtilâl günlerine özlem duymalar, fikrî ve ilmî kifayetsizliğin ifadesinden başka bir şey değildir.'Baskı olur' diyenler provokasyon yapabilirBurada, mevzu ile alâkalı olarak önemli bir ikazda bulunmak istiyorum. Şimdiye kadar Türkiye'de, İslâmda başörtüsünden çok daha önemli olduğu halde hiçbir namaz kılan kılmayana baskıda bulunmadı, Ramazan'da doğruluğu şüpheli birkaç haber çıktıysa da kimseye oruç baskısı olmadı.

Hacca gidenler gitmeyenleri neden gitmiyorsunuz diye tehdit etmedi. Her Kurban Bayramı öncesi onca menfî yayınla Kurban aleyhinde olunmasına rağmen, hiçbir Müslüman, kurban kesmeyenlere neden kesmiyorsunuz diye hücumda bulunmadı. Bırakın bunları, içki içen, kumar oynayan, her türlü günahı irtikap edenlere de dindarlar, nasihatte bulunmak dışında bir şey demedi. Kızlarımızın başını örterek okuyabildiği yıllarda hiçbir hadise olmadı. Bundan sonra olacağına, başlarını örtmeyen kızlarımız dahi ihtimal vermiyor.
Gerçek bu iken, asıl mağduriyete zaman zaman daha çok dindarlar maruz kalıyorken, başörtüsü serbest bırakıldığında başını örtmeyenlere baskı olur demek, aslında yapılabilecek bazı provokasyonları akla getirmektedir. Önceki dönemlerde şahit olduğumuz üzere, eğer başörtüsü kanunu Meclis'ten geçer -ki, bu kanunu kabul edip etmemek Meclis'in, onu tasdik edip etmemek Cumhurbaşkanı'nın salâhiyeti içindedir- kızlarımız üniversitelerde başörtülü okuma imkânına kavuşursa, ciddi provokasyonlar sahnelenebilir. Belli yerlerde kendilerine çarşaf giydirilmiş bazı vazifeli erkekler, tesettüre sokulmuş bazı vazifeli bayanlar, başlarını örtmeyen kızlarımıza rahatsızlık verebilir; sözlü, hattâ fiilî tacizlerde bulunabilirler.

Bu konuda fevkalâde endişeliyim ve rical-i devletimizin bu hususta mesul olanlarının çok dikkatli olması gerektiğine inanıyorum.Hepimiz akl-ı selimle hareket etmeliyizHasılı, ülkemizin bir istikrar ve kalkınma ortamını yakaladığı, hattâ Asya, Afrika ve Balkanlar gibi çok geniş bir coğrafyadaki milletlerin şuuraltında var olan tarihî müktesebatı değerlendirebilecek bir konumu ihraz etmeye başladığı, pek çok sahada önünün açıldığı bir zamanda her meselemizi konuşarak, seviyeli bir üslûp içinde ve ülkemizin umumi menfaatlerini dikkate alarak değerlendirmemiz ve çözmemiz elzemdir. Hangi siyasî görüşten ve hangi müesseseden olursa olsun herkese puan kazandıracak da budur.
Yoksa, bu ülkeye bir defa daha çok büyük kötülük yapılmış olur. Görüyoruz ki, yıllarca uğraşıp on binlerce şehid verdiğimiz, pek çok millî serveti tüketerek, dünya kamuoyunu da nispeten yanımıza çekerek belli muvaffakiyetler kazandığımız terörün asıl merkezleri de başörtüsünün serbest bırakılacak olmasından endişe duymaktadır. Bu serbestliğin, Güneydoğu'muzu teröre zemin teşkil etmekten, bölge halkının da terör örgütünden tamamen uzaklaşmasından, yani terör örgütünün halk desteğini tamamen kaybetmesine vesile olacağından korkmaktadırlar. Öyle ise sorumlu mevkiinde olan herkes ve ülke olarak, sağduyu dediğimiz akl-ı selim, hiss-i selim ve mantık dahilinde hareket etmek mecburiyetindeyiz.


Samanyolu Haber
06.02.2008
[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Nurun Ala Nur
VİP ÖZEL ÜYE
<b>VİP ÖZEL ÜYE</b>


Kayıt: 16 May 2008
Mesajlar: 3279
Konum: İSTANBUL
Durum: Çevrimdışı

Level : 44
HP: 985 / 6573  
 15%
MP: 3138 / 3138  
 100%
EXP: 92 / 204  
 45%
MesajTarih: Pts Eyl 22, 2008 9:26 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]

Salik Ağabey'in sunmuş olduğu bu video'yu izlemenizi tavsiye ederim. Sağ ol Derya Parlak Ablam, güzel bir bilgilendirme olmuş... Konuya iştirak edenlerden Rabb'im razı olsun.

Bu videoyu buraya, bu bölüme aktarayım dedim. Bölümü açtım tevfuk eseri Smil burda Salik Ağabey koymuş Smil ...
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
RÜMEYSA
VİP ÖZEL ÜYE
<b>VİP ÖZEL ÜYE</b>


Kayıt: 16 Ksm 2008
Mesajlar: 8492

Durum: Çevrimdışı

Level : 61
HP: 7456 / 17754  
 42%
MP: 0 / 8476  
 0%
EXP: 273 / 420  
 65%
MesajTarih: Pzr Ekm 24, 2010 9:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Konu M.Fethullah Gülen Bölümünden taşınmıştır.
_________________
ÇIKTIK YOLA BİR KERE, DÖNÜŞ YOK GAYRI!...SEN KES YOLUMU! SANA ULAŞSIN ÇIKTIĞIM TÜM YOLLAR...


Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
allaheskeri
YENİ ÜYE
<b>YENİ ÜYE </b>


Kayıt: 06 Ekm 2010
Mesajlar: 9

Durum: Çevrimdışı

Level : 1
HP: 0 / 18  
 0%
MP: 8 / 8  
 100%
EXP: 8 / 9  
 88%
MesajTarih: Pzr Ekm 31, 2010 11:12 am    Mesaj konusu: Re: Başörtüsü Füruattır {Manası?} Alıntıyla Cevap Gönder

[quote="DERYA PARLAK"]
basortusu furuattır anlamı nedır Confused
paylasımlar ıcın Teşekkürler
[/quote

hoca ne anlamda söylemişse, bu açıklama binlerce başörtülü öğrencinin başını açmasına neden olmuştur. hocanın bu açıklaması baöşörtüsüne yasak getirildiğinde ve meryem timsali bacıların başörtü için mucadele verdiklerinde gelmişti. buda onlara başlarını açmak için fetyva olmuştu.
hatta rektörlüğün başını açamadıkları bacıların başını kendimizden bildiğimiz ağabeyler ikna odaları kurup açtılar.
belkide ogunden buyana diren iş devam etseydi geri adım artılır ve bu yasak kalkmış olacaktı..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
SERZAKİR
SİTE KURUCUSU
<b>SİTE KURUCUSU</b>


Kayıt: 08 Şub 2007
Mesajlar: 12938
Konum: İSTANBUL
Durum: Çevrimdışı

Level : 70
HP: 13662 / 27883  
 49%
MP: 0 / 13313  
 0%
EXP: 304 / 587  
 51%
MesajTarih: Pzr Ekm 31, 2010 12:14 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Mübarek kardeşim bak sana bir örnek vereyim. Benim iki kız kardeşim de bu başörtüsü sebebi ile okuldan ayrılmak zorunda kaldılar.. Ve kardeşlerim bana ne anlattı biliyormusun?

30 kişilik bir sınıfta sadece 2 kişi diyor ki ben okuldan da kovulsam ömrüm boyunca okuyamasamda başımı açmam


Peki geriye kalan 28 kişi ne diyor? İlerde kocamın eline mi bakayım tabi açacağım... Bir diğeri sıkıldım ne zaman açacağız.. Vs...

Bu zihniyette insanlar kapalı kalsa ne önemi var.. Daha sonra da Hocaefendi gibi değerli sahsiyetlerin yaptığı yorumları "kıt" akılları ile kendi işlerine gelir şekilde yorumlamaya çalışıyorlarlar ve sorumlusuda Hocaefendi mi? Oluyor..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
SERZAKİR
SİTE KURUCUSU
<b>SİTE KURUCUSU</b>


Kayıt: 08 Şub 2007
Mesajlar: 12938
Konum: İSTANBUL
Durum: Çevrimdışı

Level : 70
HP: 13662 / 27883  
 49%
MP: 0 / 13313  
 0%
EXP: 304 / 587  
 51%
MesajTarih: Pzr Ekm 31, 2010 12:23 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Bu neye benziyor biliyormusunuz.. Hani adamın birisine demişler ya niye namaz kılmıyorsun? Oda demiş ki Kur'an da namaza yaklaşmayın yazıyor... Evet doğru Kur'an da böyle yazıyor ama başında cünüpken ve içkiliyken yaklaşmayın diyor.. Bunun gibi işlerine gelen tarafları okuyarak günahlarına ortak aramasınlar

Ve son olarakta Üstad Bediuzzaman Hz.'lerinin bir sözünden alıntı ile nihayet verelim... Üstad Hz.leri derki; Elinde 100 hurma çekirdeği olsa ve bunları toprağa atsan 80'i çürüse 20'si ağaç olsa zarar ettim denilir mi? Çünkü o 20 çekirdekten 20 ağaç olur ve her ağaçta da binlerce hurma çekirdeği...

İşte bizlere de tesettürlü değil neden tesettüre girdiğini bilen kardeşler lazım.. Diyer çekirdekler çürümüş umrumda değil, ki zaten onların sadece görüşünü tesettür.. Kalbi değil..
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
RÜMEYSA
VİP ÖZEL ÜYE
<b>VİP ÖZEL ÜYE</b>


Kayıt: 16 Ksm 2008
Mesajlar: 8492

Durum: Çevrimdışı

Level : 61
HP: 7456 / 17754  
 42%
MP: 0 / 8476  
 0%
EXP: 273 / 420  
 65%
MesajTarih: Pzr Ekm 31, 2010 2:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ALLAH'IM HAKKI İLE ÖRTÜNENLERDEN EYLE.AMİNNNNNNNNN
_________________
ÇIKTIK YOLA BİR KERE, DÖNÜŞ YOK GAYRI!...SEN KES YOLUMU! SANA ULAŞSIN ÇIKTIĞIM TÜM YOLLAR...


Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    SEYF-İSLAM FORUM Forum Ana Sayfa -> Tesettür Tüm zamanlar GMT +2 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Benzer Konular
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Fransa'da Bir Başörtüsü Saldırısı Daha! SERZAKİR Tesettür 0 Çrş Hzr 12, 2013 7:01 pm Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok Belçika'da Başörtüsü Yasağı Kaldırıldı SERZAKİR Tesettür 0 Çrş May 29, 2013 5:46 pm Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok Renkli Başörtüsü Takmak Doğru mu? SERZAKİR Sorularla İslamiyet 0 Cum Eyl 07, 2012 11:01 pm Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok “Allahü ekber”in mânâsı nedir? ERHAN Allah (c.c.) 0 Çrş Nis 11, 2012 1:28 am Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok Müslüman kelime manası olarak Allah’a... ERHAN Allah (c.c.) 0 Pzr Oca 01, 2012 3:12 am Son Mesajı Görüntüle