Bediüzzaman tasavvufu meyveye benzetmiş

 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    SEYF-İSLAM FORUM Forum Ana Sayfa -> İslami Yazılar -> Tasavvuf
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
SERZAKİR
SİTE KURUCUSU
<b>SİTE KURUCUSU</b>


Kayıt: 08 Şub 2007
Mesajlar: 12876
Konum: İSTANBUL
Durum: Çevrimdışı

Level : 70
HP: 18402 / 27883  
 66%
MP: 0 / 13313  
 0%
EXP: 242 / 587  
 41%
MesajTarih: Cmt Ağu 28, 2010 1:03 am    Mesaj konusu: Bediüzzaman tasavvufu meyveye benzetmiş Alıntıyla Cevap Gönder



Tasavvuf öz müdür meyve midir?

Tasavvufu gelişimi itibarıyla dört devreye ayırmak mümkündür. Birinci devrede, tasavvuf tabiri gelişinceye kadar –ki, ikinci hicri asra tekabül etmektedir- kalbi hayat için zühd kavramı tedavülde ve kullanılmaktadır. Zühd insanı manevi ve kalbi hastalıklardan arındırıp yakine isal etmektedir. İkinci devrede ise bizzat tasavvufun ıstılah haline geldiğini ve taifeyi ifade eden bir kavrama dönüştüğünü görmekteyiz. Dördüncü hicri asırdan sonra nasıl ki, içtihad devrimin sona erdiği ilan edilmiş ve mezhepler kurumsallaşmışsa aşağı yukarı aynı dönemlerde de tasavvuf da kurumsallaşmış ve kurumsallaşan tasavvuf şubelere ayrılarak tarikatlara dönüşmüştür. Bu anlamda tasavvuf fıtri alanı temsil etmektedir. İnsan fıtri olarak sufidir. Ama her sufi, ehl-i tarik değildir. Tasavvufun kurumsallaşmış haline tarikat diyoruz. Tarikatlar da 13’üncü hicri yıla kadar varlığını sağlıklı bir biçimde devam ettirmiş lakin Kuşadalı İbrahim Halveti, İbni Acibe gibi şahsiyetlerin de haber verdikleri gibi tasavvufun geliştiği ve üzerine yükseldiği ve boy attığı saha olan Şeriatın alanının daralmasıyla birlikte tarikatlar adeta kendilerine hayat veren oksijenden mahrum kalmışlardır. Dolayısıyla 14’üncü yüzyıla gelindiğinde kurumsallaşma dönemi de sona ermiş ve tarikatlar ciddi bir daralma yaşamışlardır.

Tarikatlara hayat veren ulema ve arifler de azalmış ve kurum ciddi bir sarsılma geçirmiştir. Lakin tasavvuf fıtri olduğundan dolayı kurumsallığın dışında da varlığını korumuş ve özüne ve kabuğuna çekilerek hayatiyetini devam ettirmiştir. Lakin bu alanda ciddi bir tecdit ihtiyacı da hasıl olmuştur. Zira kurumlar bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yeni döneme uygun olarak tasavvuf alanında tecdit gerekmektedir. Bu alana Tuğrul İnançer gibi bazıları tecdit yerine içtihad alanı dese de yeni dönemde bu alanda tecdide ihtiyaç hasıl olmuştur. Bu alanda üç zat tecditde bulunmuştur. Bunlardan birisi Halidiyye kolunun bendelerinden ve bağlılarından olan Hamali Şeyh Muhammed Hamid’dir. Yeni dönemde altyapı kalmadığından dolayı teberrük şeyhlerinin kaldığı ve insanın bu eksikliği selatu selam evradıyla kapatabileceğini söylemiştir. Ondan ve benzerlerinden ilhamla ve İhvan’ın yöntemiyle de cem ederek Said Havva bir tecdit denemesinde bulunmuş ve yeni bir dille ve üslupla Terbiyetüna’r-ruhiyye kitabını kaleme almıştır. İkinci zat ise Muhammed Said Ramazan el Buti’nin babası Molla Ramazan’dır.

İmam Rabbani ve izindekilerden sonra geçen yüzyılda Şeyhül Hind Mahmud Hasan ile birlikte her alanda kapsamlı bir tecdit hareketi başlatan Hekim el ümme lakaplı Eşref Ali Tahanevi özellikle tasavvuf alanında büyük inkişafa mazhar olmuştur.

Eşref Ali Tahanevi, Şeyh Muhammed el Hamid ile tasavvuf alanındaki yenileme faaliyetlerinde benzeri sonuçlara ulaşmıştır. Şeyh Hamid’in tesiriyle Said Havva Ruhi Terbiyemiz adlı kitabını yazarken Eşref Ali Tahanevi’nin tesiriyle de talebesi Abdulbari Nedevi, Tasavvuf ve Hayat kitabını kaleme almış ve gerçekten de bu kitabında tasavvuf anlayışında ilcaat-ı zamana göre ayarlama ve uyarlama ve yenilikler yapmıştır. Hamalı Muhammed el Hamid’e göre, ilim tasavvufun amiri ve emiridir. Eşref Ali Tahanevi ise bunu kendi üslubuyla şöyle ifade eder: Tarikat Şeriat’a bağlı ve ona hadimdir. Dolayısıyla şeriatı tarikata tercih etmiştir. Halbuki, bilinir ki genellikle sufiler arasında şöyle bir ifade yaygındır: Tasavvuf öz ve şeriat ise kışır ve kabuktur. Günümüzde Muhammed Said Ramazan el Buti gibiler de bunu söylerler.

Bununla birlikte, Bediüzzaman tasavvufun kemalat anlamında meyve olduğunu söylemiştir. Peki, bu durumda hangisi doğrudur? Bu sözler çelişkili mi yoksa birbiriyle kabil-i telif midir? Elbette bu sözler farklı makamlarda söylenmişlerdir. Söylenilen makamlar anlaşılınca arada varsayılan işkal veya çelişki de kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Şöyle ki, temellere temas ettiği oranda tasavvuf da temel ve belki öz haline gelir. Ve İslam’ın özü olarak adlandırılır. Lakin şahsi kemalata hizmet ettiği oranda tekmiliyet yani tamamlayıcılık vasfı kazanır ve bu durumda da meyve olarak anılır. Önce bu hususta Bediüzzaman’ın sözlerine kulak verelim: “Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur'ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar...”

Bu hususta Bediüzzaman’ın iman ifadesi yerine Tahanevi kesb-i insaniyeti koyar ve kesb-i insaniyetin kesb-i velayetten önce olduğunu söyler. Kesb-i velayetin vucup derecesinde olmadığını söyler (Eşref Ali Tahanevi: Hekim el Ümme, Muhammed Rahmetullah en Nedevi, Daru’l Kalem, S: 196). Bazı sufiler ‘sadıklarla beraber olunuz’ ifadesinden tarikatlara tevessül etmenin vucubiyetini çıkartırlarsa da Tahanevi bu hükme katılmaz. Lakin bununla birlikte kemalat- insaniyet için sadece mücerret okumanın yetmeyeceğini ve Salih insanlarla da düşüp kalkmanın şart olduğunu söylemiştir. Sufi olmasına rağmen sufilerden ayrıldığı nokta şudur: Bazı sufiler belki kamil ve Salih insanların ancak tasavvuf cihetiyle kemalat tahsil ettiğini düşünürler. Lakin yine sufilerin dediği gibi Allah’a giden yollar nefeslerin sayısıncadır. Dolayısıyla burada bir tekel kurmak ve oluşturmak meslek ve meşrep taassubu olarak tezahür ediyor. Kesb-i velayet kavramı yerine tasavvuf hakkında batini tezkiye ifadesini de kullanır. Mesele kalbin temizlenmesine taallük ettiği nispette tasavvuf Tahanevi’nin nazarında İslam’ın özü mertebesine yükselir. Zira Allah bizden kalb-i selim istiyor. Kalb-i selim ise imanı selimden kaynaklanır. Temelsiz bir kalb-i selim düşünülemez. Lakin talebesi Abdulbari Nedevi’nin ifade ettiği gibi, her tezkiye de tasavvuf değildir. Tasavvufi tezkiye müteşerri olmak zorundadır. Tasavvuf şeriattan müstakil ve bağımsız olamaz. Tahanevi zikrin hakikati ile suretini birbirinden ayırır. Zikrin hakikati Allah ile birlikte olmak sureti ise telaffuzuyla birlikte olmaktır. Tahanevi amellerin en büyüğü olarak zikri görmektedir. Bundan dolayı zikrin hakikatine ermeyen evrad ve zikir şeyhlerinin asla ıslah şeyhi olamayacaklarını söylemiş ve bu gibi kimselerin zikirlerinin gırtlaktan kalbe intikal etmediğini de ifade etmiştir. Duanın zikirden de efdal oluğunu belirtmiştir. Tarikatın şekliyatının bir vesile olduğunu ifade etmiş ve tam da bu noktada Bediüzzaman gibi bir tespitte bulunmuştur: Zikir ve tarikat sonucu elde edilen haller(ahval) ise tasavvufun meyvesidir ki gerekli değildir. Meyvelerin zahir olması gerekmez. Ve meyveleri elde etmek de ne vacip ne de matluptur. (Eşref Ali Tahanevi: Hekimü’l ümmet ve Şeyhü Meşayihi’l Asri’l Hadis, s: 258, Daru’l Kalem). Dolayısıyla mesele tavazzuh etmiştir.

Bediüzzaman gibi muakkiplerince müceddit olarak anılan ve sayılan Tahanevi de İslami ilimleri gıdaya akli ilimlere de ilaca ve devaya benzetir. Bir başka tanıma ve benzetmeye göre de fakihler doktor ve muhaddisler eczacılara benzer.

Hulasa demek ki, tasavvuf kalbi ıslaha yöneldiğinde İslam’ın özü ve şahsi kemalatın peşine düştüğünde ise meyvesi olur. Elbette kalbi tezkiye ile şahsi kemalat arasında bağ varsa da her zaman aynı istikamette seyretmezler. Birisi kitleye hizmete dönüşürken diğeri şahsi kemalatı tahsile yönelir.

_________________
[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]

[Linki görmek için Kayıt veya Giriş yapmanız gerekmektedir.]
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Talha
SÜPER ÜYE
<b>SÜPER ÜYE</b>


Kayıt: 08 Şub 2007
Mesajlar: 1644

Durum: Çevrimdışı

Level : 34
HP: 258 / 3226  
 8%
MP: 1540 / 1540  
 100%
EXP: 32 / 124  
 25%
MesajTarih: Cmt Ağu 13, 2011 5:48 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

emeğine sağlık serzakir Allah razıolsun
_________________
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    SEYF-İSLAM FORUM Forum Ana Sayfa -> İslami Yazılar -> Tasavvuf Tüm zamanlar GMT + 3 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

Benzer Konular
Başlık Yazar Forum Cevaplar Tarih
Yeni mesaj yok Ne için Bediüzzaman'ı çarşıya çıkardı... Nurukübra Bediüzzaman Said Nursi 0 Çrş May 09, 2012 12:42 am Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok Bediüzzaman sevgiliye Urfa’da kavuştu Nurukübra Risale-i Nur & Nur Cemaati 0 Pts Nis 30, 2012 12:30 am Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok Bediüzzaman'ın yanındaki Hazret kaldı... SERZAKİR Bediüzzaman Said Nursi 0 Sal Nis 24, 2012 12:06 am Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri LeyL-i Serair Allah Dostları 0 Cum Nis 13, 2012 8:12 pm Son Mesajı Görüntüle
Yeni mesaj yok sen gibi şaşmam……..bediüzzaman said n... ERHAN Bediüzzaman Said Nursi 0 Prş Şub 09, 2012 5:07 am Son Mesajı Görüntüle